Sevgililer Gününü Unutmak Boşanma Sebebi mi?

Davalı erkeğin de eşine karşı ilgisiz olduğu, eşini sürekli özel günlerde ve sosyal ortamlarda yalnız bıraktığı ve boşanmaya sebebiyet veren olaylarda, kusurlu olduğu anlaşılmaktadır.
gift boxes with heart shaped cookie and flowers

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi  2015/20218 E.  ,  2016/13513 K.

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davalı-karşı davacı kadın tarafından, reddedilen boşanma ve ziynet alacağı davaları ile erkeğin kabul edilen boşanma davası yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalı-karşı davacı kadının ziynet alacağı davasının reddine yönelik temyiz itirazları yersizdir.

2-Davalı-karşı davacı kadının diğer temyiz itirazlarının incelenmesine gelince;

Mahkemece, evlilik birliğinin sarsılmasına yol açan olaylarda, davalı-karşı davacı kadının tamamen kusurlu olduğu kabul edilerek, kadının davasının reddine, erkeğin davasının kabulü ile boşanmalarına karar verilmiş ise de; davalı-karşı davacı kadının mahkemece kabul edilen ve gerçekleşen kusurlu davranışları yanında, davacı-karşı davalı erkeğin de eşine karşı ilgisiz olduğu, eşini sürekli özel günlerde ve sosyal ortamlarda yalnız bıraktığı ve boşanmaya sebebiyet veren olaylarda, kusurlu olduğu anlaşılmaktadır. Bu halde, taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak ve birliğin devamına imkan vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir. Gerçekleşen olaylar karşısında, davalı-karşı davacı kadın da dava açmakta haklı olup, Türk Medeni Kanununun 166.maddesi koşulları kadının davası yönünden gerçekleşmiştir. O halde, davalı-karşı davacı kadının boşanma davasının da kabulüne karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde reddi doğru görülmemiştir.

SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda (2.) bentte gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma sebebine göre yeniden karar verilmesi gerekli hale gelen davacı-karşı davalı erkeğin boşanma davası ve fer’ilerine yönelik temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, davalı-karşı davacı kadının ziynet alacağı davasına yönelik temyiz itirazlarının ise yukarıda (1.) bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi. 04.10.2016 (Salı)

Kamulaştırmasız El Atma Nedeniyle Emlak Vergisini İdarenin Ödemesi Gerektiği

Davaya konu edilen taşınmaza kamulaştırmasız el atılan tarih itibariyle davacının taşınmaz üzerindeki tasarruf yetkisinin kısıtlandığı (bu şekilde mülkiyet hakkının nimetlerinden yararlanamamasına rağmen külfetine katlandığı), ancak tahakkuk eden emlak vergisini ödemek zorunda kaldığı, halbuki fiilen el atmanın başladığı tarihten itibaren taşınmaza ilişkin emlak vergisinin kamu idaresi tarafından ödenmesi gerektiği dikkate alınmak suretiyle, gerekirse ödenen emlak vergisi hakkında bilirkişi görüşüne başvurulması ve hasıl olacak sonuca uygun bir karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile davanın reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırıdır.

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2020/9922 E. , 2020/8261 K.

Davacı; maliki olduğu taşınmazın davalı tarafından imar planına alındığını ve akabinde taşınmaza el atıldığını, Bakırköy 12. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/57-96 E.-K. sayılı kararıyla davalı belediye tarafından kamulaştırmasız el atıldığı tespit edilen taşınmazın davalı belediye adına tesciline karar verildiğini, taşınmaza el atılarak tasarruf yetkisi kısıtlanmasına rağmen 2003-2008 yılları arası döneme ilişkin emlak vergisinin talep edildiğini, bu nedenle İstanbul 3.Vergi Mahkemesinde dava açtığını, ancak bilahare 6111 sayılı Yasadan faydalanarak vergiyi Zeytinburnu Belediyesine ödendiğini, taşınmazın imar planında yeşil alan ve yol olarak belirlenmesi nedeniyle tasarruf hakkının kısıtlandığını, bu nedenle emlak vergisi ödemesinin durması gerektiğini, ayrıca kamulaştırmasız olarak el atıldığı için emlak vergisinden el atan idarenin sorumlu olduğunu ileri sürerek; davalı yararına ödenen 135.167,05 TL’nin, ödeme tarihi olan 13.06.2011 tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsilini talep etmiştir.
Davalı; taşınmazı 18.09.2008 tarihinde edindiğini, bu tarihten öncesi için vergi tahakkuk ettirilemeyeceğini, davanın Vergi Mahkemelerinde görülmesi gerektiğini savunarak, davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece; taşınmazdaki tasarruf hakkının kısıtlanması halinde, malikin emlak vergisi yükümlülüğünün devam edip etmediği hususunun tartışılmasının adli yargının değil vergi mahkemelerinin görevinde olduğu gerekçesiyle verilen görevsizlik kararı, davacı tarafından temyiz edilmiş ve Dairece verilen 07.02.2013 tarihli ve 2013/355-1857 E.-K. sayılı kararıyla; idare tarafından tek taraflı olarak tesis edilen ve re’sen uygulanabilir nitelikte olan bir hukuki tasarruf bulunmadığı, dava konusu uyuşmazlığın idari nitelikte olmadığı, özel hukuk hükümlerine ve BK’nın 61-66. (TBK 77-78) maddelerinde belirtilen sebepsiz zenginleşme koşullarına göre Adli Yargıda çözümlenmesi gerektiğine değinilerek bozulmuştur.
Bozma sonrası, Zeytinburnu Belediyesi’nin dahili davalı sıfatı ile davaya dahiline karar verilerek yapılan yargılama sonucunda, mahkemece; vergi tahakkukunun davacının taşınmaza malik olduğu dönemler için belirlendiği, sebepsiz zenginleşmenin olmadığı, vergi tahakkuk işlemi yapmayan, Büyükşehir Belediyesine husumet yöneltilmesinin yerinde olmadığı gerekçesiyle davanın İstanbul … yönünden husumet nedeniyle reddine, Zeytinburnu Belediyesi yönünden ise esastan reddine dair verilen karar, davacı tarafın temyizi üzerine Dairece verilen 05.06.2018 tarihli ve 2016/15602-2018/6352 E.-K. sayılı kararıyla; 1086 sayılı HMUK ve 6100 sayılı HMK’da dahili dava şeklinde bir müessese bulunmadığı, dava dilekçesinde davalı olarak gösterilen kişiler dışında hüküm kurulamayacağı gibi mecburi dava arkadaşlığı dışında dahili dava edilerek yargılama yapılmasının da uygun olmadığı, Zeytinburnu Belediyesi’nin davalı İstanbul … ile mecburi dava arkadaşlığı bulunmayıp, bu şekilde davaya, davalı olarak dahil edilip hakkında hüküm tesisinin hatalı olduğu, öte yandan davacının, maliki olduğu taşınmaza İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın kamulaştırmasız el atması nedeniyle tasarruf hakkının kısıtlandığını, taşınmazdan Belediye’nin yararlanması nedeniyle tahakkuk eden emlak vergilerinden davalının sorumlu olduğunu ileri sürerek, davalı yararına ödemiş olduğunu iddia ettiği vergilerin iadesini talep ettiği, davacının tahakkuk eden emlak vergilerine itirazı bulunmadığına göre, davalı İstanbul Belediye Başkanlığı yönünden davanın esasına girilerek sonucu dairesinde hüküm tesisi gerekirken davanın husumet nedeniyle reddine karar verilmesinin isabetsiz olduğu gerekçesiyle bozulmuştur.
Bozmaya uyan mahkemece; vergi kanunlarında kendisine vergi borcu terettüp eden gerçek ve tüzel kişiler denilerek vergi mükellefinin tarif edildiği, kamulaştırmasız el atma dolayısıyla açılan davada bedelin davacıya tam olarak ödendiği, taşınmaza kamulaştırmasız el atılmış olsa dahi taşınmazın davalı adına tescil edilmeyip bu dönemde davacı tarafından başka hukuki yollara da başvurma olanağı bulunduğu, emlak vergisinin davalı idare tarafından ödenmesi gereken bedelden sayılamayacağı gerekçesiyle İstanbul Belediyesi yönünden davanın reddine, davalı … Belediye Başkanlığı HMK’da yer almayan bir usule göre davaya dahil edildiğinden bu davalı hakkında hüküm kurulmasına yer olmadığı ancak bu durumda lehine maktu vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiği gerekçesiyle; Zeytinburnu Belediye Başkanlığı hakkında karar oluşturulmasına yer olmadığına, İstanbul … hakkındaki davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Davada, davacı yasal olarak davalının sorumlu olduğunu iddia ettiği emlak vergisini ödediğini belirterek, sebepsiz zenginleşme ve vekaletsiz iş görme hukuksal nedenine dayanarak alacak talep etmektedir.
Davaya konu edilen taşınmaz davacı … Kilise ve Hastanesi adına tapuda kayıtlı iken, davacının kamulaştırmasız el atma sebebiyle 07.09.2004 tarihinde açtığı dava sonucunda; 748,92 m²’lik kısmının yol olarak terkinine ve 4992,08 m²’lik kısmının yeşil alan olarak İstanbul … adına tesciline karar verilmiş, verilen bu karar temyiz incelemesinden geçerek 15.09.2008 tarihinde kesinleşmiştir.
Taraflar arasındaki uyuşmazlık, taşınmaza kamulaştırmasız el atılan dönemde taşınmazın emlak vergisinden kimin sorumlu olduğuna ilişkindir. Davalı Belediye, vergi tahakkukunun davacının taşınmaza malik olduğu dönemler için belirlendiğini, bu nedenle vergi mükellefinin davacı olduğunu savunmakta, davacı ise davalının kamulaştırmasız el atması nedeniyle taşınmaz üzerindeki tasarruf hakkının kısıtlandığını, taşınmazdan Belediyenin yararlanması nedeniyle tahakkuk eden emlak vergilerinden davalının sorumlu olduğunu iddia etmektedir.
Zeytinburnu Belediyesi’nin 03.12.2014 tarihli yazısında; …,… Hastanesi Vakfının maliki olduğu …,… parsel sayılı taşınmaz ile ilgili Arsa Vergisi tahakkuklarına 1319 sayılı Emlak Vergisi Kanunun 30. maddesi istinaden kısıtlılık uygulandığı, mükellefin 22/05/2008 tarihinde verdiği dilekçesine istinaden mükellefin 2008 yılında Emlak Vergisi mükellefiyetinin sona erdirildiği ve tecil edilen 9/10 oranındaki verginin 2003 yılından 2008 yılına kadar tahakkuk ettirildiği, …,… Ermeni Hastanesi Vakfının yapılan işlem için vergi mahkemesi nezdinde dava açtığı, açılan davalar devam ederken 6111 sayılı Kanun hükümlerinden yararlanmak amacıyla davalardan feragat ederek istenen vergileri ödediği belirtilmiştir.
İmar Kanunu’nun 13’üncü maddesinde emlak vergisi ödemesi durdurulan taşınmazların kamulaştırılması durumunda, durdurma tarihi ile kamulaştırma tarihi arasındaki emlak vergisinin kamulaştırma yapan idare tarafından ödeneceği belirtilmiş olmakla birlikte kamulaştırmasız el atma ile ilgili olarak herhangi bir hüküm bulunmamaktadır.
Kamulaştırmasız el atma, kamu idareleri tarafından usulüne uygun olarak yapılmış bir kamulaştırma işlemi olmaksızın özel mülkiyette bulunan taşınmazlara fiilen el konulması olarak tanımlanabilir. Kamulaştırmasız el atma durumunda taşınmazın gerçek maliki tapuda malik olarak görünse bile fiilen taşınmazı üzerinde tasarruf etme imkanı kalmamaktadır. Kamulaştırmasız el atmanın söz konusu olduğu durumlarda gerçek anlamda bir mülkiyetten ve emlak vergisi mükellefiyetinden söz etmek mümkün olmayacaktır.
Kamulaştırma yapılmaksızın karayolu yapılmak suretiyle el konulan bir taşınmazın malikinin emlak vergisi mükellefiyetini değerlendiren Danıştay 9. Dairesi 12.03.1991 tarihli ve 1989/843 E. 1991/796 K. sayılı kararında; “Her ne kadar 1319 sayılı Emlak Vergisi Kanunu’nun 13’üncü maddesinde Arazi Vergisi mükellefinin malik olduğu belirtilmiş ve Vergi Mahkemesince de ihtilaflı taşınmazın tapuda halen yükümlü üzerine kayıtlı olduğu tespit edilmişse de, olayda söz konusu taşınmaza kamulaştırma yapılmaksızın el konulduğu ve üzerinden Devlet Karayolu geçirildiği anlaşılmış olup, ihtilaflı taşınmaz tapuda yükümlü adına kayıtlı bulunsa bile artık yükümlünün bu taşınmaz üzerinde dilediği gibi tasarruf etme yetkisi ortadan kalkmış olduğundan gerçek anlamda mülkiyetten söz edilmesi mümkün değildir.” değerlendirmesi bulunmaktadır.
Yine Danıştay 9. Dairesi’nin 16.09.1997 tarihli ve 1996/6414 E., 1997/2503 K. sayılı kararında; imar programına alınan alanlarda kamulaştırma yapılıncaya kadar emlak vergisi ödemesinin duracağı, durdurma tarihi ile kamulaştırma tarihi arasında doğacak emlak vergisini kamulaştırmayı yapan idarenin ödeyeceği, tasarrufu kısıtlanan taşınmazın emlak vergisinin kısıtlama devam ettiği sürece 1/10 oranında ödeneceğine ilişkindir.
Yine Danıştay 9. Dairesinin 31.05.2007 tarih ve 2007/1783-2143 E.-K. sayılı kararında; imar planına alınan yerlerin tasarrufu kısıtlanan yerlerden sayılacağı, imar programına alınan alanlarda kamulaştırma yapılıncaya kadar emlak vergisi ödemesinin durdurulacağı, durdurma tarihi ile kamulaştırma tarihi arasında doğacak emlak vergisini kamulaştırmayı yapan idarenin ödeyeceği belirtilmiştir.
Fiilen kamu idaresince el konulan taşınmazın emlak vergisi için tapu malikine ödeme emri gönderilmesi de, Danıştay tarafından yasaya aykırı bulunmaktadır. (Danıştay 9. Dairesi’nin 24.09.1997 tarihli ve E:1996/3371, K:1997/2693 sayılı kararı, 12.03.1991 tarihli ve E:1989/843, K:1991/796 sayılı kararı)
Açıklanan mevzuat hükmü ile bu hükme ilişkin yargı kararlarına göre; kamulaştırmasız el atmalarda, fiilen el atmanın başladığı tarihten itibaren taşınmaza ilişkin emlak vergisinin, el atan kamu idaresi tarafından ödenmesi gerekmektedir.
Hal böyle olunca, mahkemece; yukarıda açıklanan hususlar gözetilerek, davaya konu edilen taşınmaza kamulaştırmasız el atılan tarih itibariyle davacının taşınmaz üzerindeki tasarruf yetkisinin kısıtlandığı (bu şekilde mülkiyet hakkının nimetlerinden yararlanamamasına rağmen külfetine katlandığı), ancak tahakkuk eden emlak vergisini ödemek zorunda kaldığı, halbuki fiilen el atmanın başladığı tarihten itibaren taşınmaza ilişkin emlak vergisinin kamu idaresi tarafından ödenmesi gerektiği dikkate alınmak suretiyle, gerekirse ödenen emlak vergisi hakkında bilirkişi görüşüne başvurulması ve hasıl olacak sonuca uygun bir karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile davanın reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırıdır.
Davacı, dava dilekçesinde davasını İstanbul Büyükşehir Belediyesine yöneltmiş olup, Zeytinburnu Belediyesini dava açarken davalı olarak göstermemiştir. Yargılama sırasında mahkemece, re’sen Zeytinburnu Belediyesinin davaya dahil edilmesi davacı taraftan istenmiş, bu nedenle Zeytinburnu Belediyesi davaya dahil edilmiştir.
Bu göre mahkemece; hakkında usulüne uygun olarak açılmış bir dava bulunmadığı kabul edilerek ve buna bağlı olarak hakkında karar oluşturulmasına yer olmadığına karar verilen Zeytinburnu Belediye Başkanlığı lehine vekalet ücretine hükmedilmiş olması da usul ve yasaya aykırıdır.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz olunan hükmün HUMK’nın 428.maddesi gereğince davacı yararına BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı HMK’nın geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK’nın 440.maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren 15 günlük süre içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 23/12/2020 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

“Cola Turka – Enerji Turka” Marka Tecavüz ve Haksız Rekabet

Uyuşmazlık; dava konusu ürünü kapsayan benzer sınıflarda tescilli “enerji turko+Şekil” ve “enerji turk+Şekil” ibareli markalar ile dava konusu ürünü kapsamayan sınıflarda tescilli “enerji turka+Şekil” ibareli markanın bulunması karşısında davalıların eyleminin davacının “Cola Turka” ve “Turka” ibareli markalarına tecavüz teşkil edip etmediği, haksız rekabetin oluşup oluşmadığı noktalarında toplanmaktadır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2017/15 E. , 2020/545 K.

Taraflar arasındaki “markaya tecavüz ve haksız rekabetin tespiti, men’i ve ref’i” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar, davacılar vekili ve davalı Dinamik İçecek Yemek Enerji ve Gıda Ürünleri Tur. Tic. Ltd. Şti. vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

Direnme kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:

Davacılar vekili 07.07.2011 tarihli dava dilekçesinde; müvekkillerinden Yıldız Holding A.Ş. adına tescilli “Cola Turka” ve “Turka” ibareli tanınmış çok sayıda markanın bulunduğunu, “Cola Turka” ve “Turka” ibareli markalar kullanılarak üretilen içeceklerin müvekkili Della Gıda Sanayi ve Tic. A.Ş. tarafından üretildiğini ve müvekkili Esas Pazarlama ve Tic. A.Ş. tarafından pazarlandığını, davalıların müvekkilinin tanınmış markası ile iltibas oluşturacak şekilde “energi turka +Şekil” ibaresi ile içecek üretip piyasaya sürdüklerini, dava dışı … ve… adına “energi turka+Şekil” ibareli marka tescil başvurularının yapıldığını, oysa davalılar adına tescilli ya da başvurusu devam eden “energi turka+Şekil” ibareli bir markanın bulunmadığını, davalılarca gerçekleştirilen eylemlerin markaya tecavüz ve haksız rekabet oluşturduğunu ileri sürerek davalıların eylemlerinin marka hakkına tecavüz ve haksız rekabet oluşturduğunun tespitine, men’ine, ref’ine, ürün ambalajlarının toplatılarak imhasına karar verilmesini talep etmiştir.


Davalı Cevabı:

Dava dilekçesi usulüne uygun olarak taraflara tebliğ edilmiştir.
Davalı Dinamik İçecek Yemek Enerji ve Gıda Ürünleri Tur. Tic. Ltd. Şti. vekili 25.07.2011 tarihli cevap dilekçesinde; müvekkilinin Avusturya’da … ve… adına tescilli “enerji turka+Şekil” markalı içeceği bu ülkeden ve bu kişilerden ithal ederek pazarladığını, müvekkilinin enerji içeceği piyasasına girmek istediğini, bu nedenle “Türk” anlamına gelen “Turka” markasını uygun gördüğünü, dava konusu markanın davacı markaları ile iltibas oluşturmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Davalı Ay-man Grup Gıda Med. Mad. Tur. İnş. Taah. Dan. İth. İhr. San. Tic. Ltd. Şti. davaya cevap vermemiş ve duruşmalara katılmamıştır.


İlk Derece Mahkemesi Kararı:

Ankara 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin 16.10.2012 tarihli ve 2011/118 E, 2012/159 K. sayılı kararı ile; davacı … Ticaret A.Ş.’nin “Turka” ibareli markalar üzerinde hiçbir hakkının bulunmadığı, bu nedenle aktif dava ehliyetinin olmadığı, davacı …Ş. adına tescilli “Turka” ve “Turka” esas unsurlu markaların bulunduğu, bu markalarının markasal gücünün yüksek olduğu ve bu şekilde tüketici gözünde marka ile işletmesel kökeninin özdeşleştiği, ancak dava dışı … ve… adına tescilli 2010/09366 sayılı “enerji turk+Şekil” ibareli ve 2010/11528 sayılı “enerji turko+Şekil” ibareli markaların bulunduğu, yine dava dışı … ve… adına Avusturya’da tescilli “enerji turka+Şekil” ibareli markanın bulunduğu, aynı kişiler tarafından aynı markanın tescili için TPE nezdinde 2010/09366 sayılı marka başvurusunda bulunulduğu, davalının dava konusu ürünleri Avusturya’dan ithal ettiğini savunması karşısında tescilli markaların ithalatını ve pazarlamasını yapan davalı eylemlerinin haksız rekabet ve tecavüz oluşturmayacağı gerekçesiyle, davacı … Ticaret A.Ş. yönünden davanın aktif dava ehliyeti yokluğundan diğer davacılar yönünden ise markaya tecavüz ve haksız rekabetin şartları oluşmadığından davanın reddine karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı:

Ankara 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur.

Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 25.11.2013 tarihli ve 2013/6373 E, 2013/21328 K. sayılı kararı ile; davalı Dinamik İçecek Yemek Enerji ve Gıda Ürünleri Tur. Tic. Ltd. Şti. vekilinin temyiz isteminin usulüne uygun olmaması nedeniyle reddine karar verildikten sonra “…

Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesine gelince; mahkemece, tescilli markalarının satışını yapan davalı eylemlerinin haksız rekabet ve marka hakkına tecavüz oluşturmayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmişse de, davacılar “Turka” ibareli markalarına dayanarak tecavüz ve haksız rekabetin oluştuğunu, davalının “Turka” ibaresini satışa arz ettiği ürünlerde kullandığını iddia etmiştir. Dosya kapsamından davalı adına ya da markalarını kullanmaya izninin bulunduğunu iddia ettiği kişiler adına TPE nezdinde dava konusu ürünü de kapsayan geçerli bir “Enerji Turka” ya da “Energi Turka” ibareli marka tescilinin bulunmadığı, “Turka” ibaresini taşıyan başvuruların müddet olduğu, ya da feragatle sonuçlandığı anlaşılmaktadır. Marka hukukunda tescil ve korumanın ülkeselliği ilkeleri geçerli olup, Avusturya’daki marka tescili bir başkasının markasına tecavüz teşkil edecek şekilde Türkiye’de kullanılmasına imkan vermez. Davacının iddia ve delilleri buna göre değerlendirilip sonucuna göre bir karar verilmek gerekirken yazılı gerekçe ile davanın reddedilmesi doğru olmayıp kararın bozulması gerekmiştir.
Ayrıca davacılar vekili, müvekkili Esas Pazarlama ve Ticaret A.Ş.’nin dava konusu ürünlerin satış ve pazarlamasını yaptığını, davalı eylemlerin müvekkili ile haksız rekabete sebep olduğunu iddia edip 556 sayılı KHK hükümlerinin yanı sıra TTK’nın haksız rekabete ilişkin hükümlerine dayanarak işbu davayı açtığına göre anılan davacının marka lisans hakkına sahip olmadığı, bu sebeple aktif dava ehliyetinin bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi de doğru olmamış, kararın bu yönden de bozulması gerekmiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur.


Direnme Kararı:

Ankara 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin 21.10.2014 tarihli ve 2014/100 E.-2014/240 K. sayılı kararı ile; Avusturya’daki tescilli markaya dayanılarak karar verilmediği, dava dışı … ve… adına Türkiye’de tescilli markaların bulunduğu gerekçesiyle bozma ilamının davacılardan Esas Pazarlama ve Tic. A.Ş.’ni aktif dava ehliyeti ile ilgili 3. bendine uyulmasına, bozma ilamının markaya tecavüzle ilgili 2. bendine ise direnilmesine karar verilmiştir.

Direnme kararı süresi içinde davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; dava konusu ürünü kapsayan benzer sınıflarda tescilli “enerji turko+Şekil” ve “enerji turk+Şekil” ibareli markalar ile dava konusu ürünü kapsamayan sınıflarda tescilli “enerji turka+Şekil” ibareli markanın bulunması karşısında davalıların eyleminin davacının “Turka” ibareli markalarına tecavüz teşkil edip etmediği noktasında toplanmaktadır.

III. GEREKÇE

Dava, markaya tecavüzün ve haksız rekabetin tespiti, meni ve ref’i istemlerine ilişkindir.

Uyuşmazlığı çözümü için ilk önce markanın korunmasına ilişkin yasal düzenlemeler ile hukuki kavram ve kurumların ortaya konulmasında yarar bulunmaktadır.

Bilindiği üzere, dava tarihinde yürürlükte bulunan 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname (565 sayılı KHK) ile sağlanan marka koruması tescil yoluyla elde edilir. Marka tescilinden doğan hakların kapsamı ise 556 sayılı KHK’nin 9. maddesinde (6769 sayılı Sınaî Mülkiyet Kanunu’nun (SMK) 7. maddesinde) sayılmıştır. Anılan madde; “Marka tescilinden doğan haklar münhasıran marka sahibine aittir. Marka sahibi, aşağıda belirtilen fiillerin önlenmesini talep edebilir:
a) Markanın tescil kapsamına giren aynı mal ve/veya hizmetlerle ilgili olarak, tescilli marka ile aynı olan herhangi bir işaretin kullanılması.
b) Tescilli marka ile aynı veya benzer olan ve tescilli markanın kapsadığı mal ve/veya hizmetlerin aynı veya benzeri mal ve/veya hizmetleri kapsayan ve bu nedenle halk tarafından, işaret ile tescilli marka arasında ilişkilendirilme ihtimali de dahil, karıştırılma ihtimali bulunan herhangi bir işaretin kullanılması.
c) Tescilli marka ile aynı veya benzer olan ve tescilli markanın kapsamına giren mal ve/veya hizmetlerle benzer olmayan, ancak Türkiye’de ulaştığı tanınmışlık düzeyi nedeniyle tescilli markanın itibarından dolayı haksız bir yarar elde edecek veya tescilli markanın itibarına zarar verecek veya tescilli markanın ayırt edici karakterini zedeleyecek nitelikteki herhangi bir işaretin kullanılması.
Aşağıda belirtilen durumlar, birinci fıkra hükmü uyarınca yasaklanabilir:
a) İşaretin mal veya ambalajı üzerine konulması.
b) İşareti taşıyan malın piyasaya sürülmesi veya bu amaçla stoklanması, teslim edilebileceğinin teklif edilmesi veya o işaret altında hizmetlerin sunulması veya sağlanması.
c) İşareti taşıyan malın gümrük bölgesine girmesi, gümrükçe onaylanmış bir işlem veya kullanıma tabi tutulması.
d) İşaretin, teşebbüsün iş evrakı ve reklamlarında kullanılması.
e) İşareti kullanan kişinin, işaretin kullanımına ilişkin hakkı veya meşru bir bağlantısı olmaması koşuluyla, işaretin aynı veya benzerinin internet ortamında ticari etki yaratacak biçimde, alan adı, yönlendirici kod, anahtar sözcük veya benzeri biçimlerde kullanılması.
Markanın sahibine sağladığı haklar, üçüncü kişilere karşı marka tescilinin yayın tarihi itibarıyla hüküm ifade eder. Marka tescil başvurusunun bültende yayınlanmasından sonra gerçekleşen ve marka tescilinin ilan edilmesi halinde yasaklanması söz konusu olabilecek fiiller nedeniyle başvuru sahibi, tazminat davası açmaya yetkilidir. Mahkeme, öne sürülen iddiaların geçerliliğine ilişkin olarak tescilin yayınlanmasından önce karar veremez.” şeklinde düzenleme içermektedir.

556 sayılı KHK’nin 61. (SMK’nin 29.) maddesinde ise, hangi fiillerin marka hakkına tecavüz sayılacağını açıklamıştır. Anılan madde; “Aşağıda sayılan fiiller marka hakkına tecavüz sayılır:
a) Marka sahibinin izni olmaksızın, markayı 9’uncu maddede belirtilen biçimlerde kullanmak.
b) Marka sahibinin izni olmaksızın, markayı veya ayırt edilmeyecek derecede benzerini kullanmak suretiyle markayı taklit etmek.
c) Markayı veya ayırt edilmeyecek derecede benzerini kullanmak suretiyle markanın taklit edildiğini bildiği veya bilmesi gerektiği hâlde tecavüz yoluyla kullanılan markayı taşıyan ürünleri satmak, dağıtmak veya bir başka şekilde ticaret alanına çıkarmak veya bu amaçlar için gümrük bölgesine yerleştirmek, gümrükçe onaylanmış bir işlem veya kullanıma tabi tutmak veya ticari amaçla elde bulundurmak.
d) Marka sahibi tarafından lisans yoluyla verilmiş hakları izinsiz genişletmek veya bu hakları üçüncü kişilere devretmek” şeklinde düzenleme içermektedir.

Görüleceği üzere, 556 sayılı KHK’nin 9 ve 61. maddeleri birlikte değerlendirildiğinde, tescilli bir marka ile aynı veya benzer olan ve bu nedenle bağlantı ihtimali de dâhil halk nezdinde karıştırılma ihtimali bulunan herhangi bir işaretin, markanın tescilli olduğu mallarla aynı veya benzer mallarda kullanılması marka hakkına tecavüz teşkil etmektedir. Karıştırılma (iltibas) ihtimalinden bahsedilmek için halkın bu iki işaret arasında herhangi bir şekilde, herhangi bir sebeple bir bağlantı kurması yeterlidir. Başka bir deyişle, tescilli marka ile kullanılan işaret arasında görsel ve sesçil (fonetik) yönden benzerlik bulunmasa, hatta genel görünüş (umumi intiba) açısından ayniyet veya benzerlik bulunmasa dahi, halk bunlar arasında herhangi bir şekilde bir bağlantı kuruyorsa karıştırılma ihtimalinin mevcudiyeti kabul olunacaktır. 556 sayılı KHK’nin 9/1-b maddesinde “ihtimal” kelimesi özenle ve özellikle kullanılmış bir kelime olup, şekil, ses, anlam, genel görünüm, çağrışım ve bir seri içinde bulunma izlenimi bu kapsamda değerlendirilmektedir. Bununla birlikte halk, aldığı mal veya hizmetin başka bir işletmeye ait olduğunu bilse fakat güvendiği işletme ile mal veya hizmet aldığı işletme arasında ekonomik bir bağlantı bulunduğunu zannetse bile “karıştırılma ihtimali” olduğunun kabulü gerekmektedir (Tekinalp, Ünal: Fikri Mülkiyet Hukuku, İstanbul, 2012, s. 434). Buradaki “halk” kavramından ortalama niteliklere sahip olan tüketicilerin anlaşılması gerekir.

556 sayılı KHK’nin 61/1-c maddesi yalnızca “ayırt edilemeyecek kadar benzer olan” yani “taklit” markayı taşıyan malların üçüncü kişiler tarafından ticari amaçla elde bulundurulması ya da bu mallar üzerinde ticari amaçla tasarrufta bulunulması hâlinde uygulanabilir.

Taklit marka kullanımı söz konusu olmayıp herhangi bir nedenle karıştırılma (iltibas) ihtimaline neden olacak şekilde benzer marka kullanımının söz konusu olduğu hâllerde ise bu malları piyasaya süren ya da stoklayan kişilerin eylemleri 556 sayılı KHK’nin 61/1-c maddesine göre değil, 61/1-a maddesindeki gönderme nedeniyle 556 sayılı KHK’nin 9/2-b maddesine göre marka hakkına tecavüz oluşturur.

Marka hakkı tecavüze uğrayan kişi, 556 sayılı KHK’nin 61. maddesindeki tecavüz fillerinden birini işleyen mütecavize karşı 556 sayılı KHK’nin 62. maddesi gereğince; marka hakkına tecavüz fiillerinin durdurulması; tecavüzün giderilmesi ve maddi ve manevi zararın tazmini; marka hakkına tecavüz dolayısı ile üretilmesi veya kullanılması cezayı gerektiren eşya ile bu eşyaları üretmeye yarayan araç, cihaz, makine gibi vasıtalara el konulması; el konulan ürünler üzerinde kendisine mülkiyet hakkının tanınması; el konulan ürünlerin ve araçların üzerlerindeki markaların silinmesi veya marka hakkına tecavüzün önlenmesi için kaçınılmaz ise imhası ve mahkeme kararının ilanı taleplerinde bulunabilir.

Diğer taraftan, haksız rekabet kuralları, rekabet hakkının dürüstlük kuralları çerçevesinde kullanılmasını sağlamak ve rekabet hakkının kötüye kullanılmasını engellemek amacı ile sevk edilen kurallardır. Bu kurallar genel nitelikli ve her alanda uygulanabilecek hükümler içermekle birlikte rekabet hakkının, Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 2. maddesi gereğince dürüstlük kurallarına uygun şekilde kullanılmasını sağlamaya çalışmaktadır (Arkan, Sabih: Ticari İşletme Hukuku, Ankara, 2018, s. 350).

Hem 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda (6762 sayılı TTK) hem de 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda (6102 sayılı TTK) haksız rekabet kuralları, ticari nitelik taşısın taşımasın tüm haksız rekabet hâllerini kapsayacak şekilde ve son derece ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Olay ve dava tarihi itibariyle somut olaya uygulanması gereken 6762 sayılı TTK’nin 56. (6102 sayılı TTK’nin 54.) maddesinde haksız rekabete ilişkin amaç ve genel hükme yer verildikten sonra, aynı Kanun’un 57. (6102 sayılı TTK’nin 55.) maddesinde uygulamada sık karşılaşılan ve dürüstlük kurallarına aykırı olan bazı davranış ve fiil örnekleri sayılmıştır (Arkan, s. 350.).

6762 sayılı TTK’nin 57/1-5 maddesi gereğince “Başkasının emtiası, iş mahsulleri, faaliyeti veya ticaret işletmesiyle iltibaslar meydana getirmeye çalışmak veya buna müsait bulunan tedbirlere başvurmak, hususiyle başkasının haklı olarak kullandığı ad, unvan, marka, işaret gibi tanıtma vasıtalariyle iltibasa meydan verebilecek surette, ad, unvan, marka, işaret gibi tanıtma vasıtaları kullanmak veyahut iltibasa meydan veren malları, durumu bilerek veya bilmeyerek, satışa arz etmek veya şahsi ihtiyaçtan başka her ne sebeple olursa olsun elinde bulundurmak” dürüstlük kuralına aykırı haksız rekabet hâli olarak belirtilmiştir. Buna göre, kişinin bir başkasının haklı olarak kullandığı mal veya iş ürününün ya da ticaret unvanı veya markasının aynısını ya da benzerini kendi iş ve faaliyetinde ticari amaçla kullanması, ilgili malı veya iş ürününü piyasaya sunması iltibasa yol açar ve haksız rekabet teşkil eder.

Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı …Ş. adına “gazoz, kola ve izotonik içecekler” emtiasını da kapsayan 32. sınıfta tescilli “TURKA” ibareli markalarının bulunduğu, yine anılan davacı adına tescilli “COLA TURKA” ibareli tanınmış markanın olduğu, davalılardan Dinamik İçecek Yemek Enerji ve Gıda Ürünleri Tur. Tic. Ltd. Şti. tarafından Avusturya’dan ithal edilerek piyasaya sunulan ve diğer davalı tarafından pazarlaması yapılan “enerji içeceği” ürününde “enerji turka+Şekil” ibaresinin kullanıldığı anlaşılmaktadır.

Davalı Dinamik İçecek Yemek Enerji ve Gıda Ürünleri Tur. Tic. Ltd. Şti.’nin dava tarihi itibariyle müdürü olan… ve … adına Avusturya’da “alkolsüz içecekler, maden suları ve meyve suları” emtialarında tescilli “enerji turka+Şekil” ibareli markanın bulunduğu görülmekte olup, dava konusu “enerji turka+Şekil” ibaresini taşıyan enerji içeceği ürünün bu kişilerden ithal edildiği savunulmaktadır. Adı geçen kişilerce TPE nezdinde 2010/09366 sayılı ve “enerji turka+Şekil” ibareli 09/29/35/39 sınıflarda yer alan emtialar için marka başvurusunda bulunulmuş, yapılan itirazlar neticesinde, başvuru 35 ve 39. sınıflarda tescil edilmiştir. Başka bir deyişle, 2010/09366 sayılı ve “enerji turka+Şekil” ibareli marka, dava konusu “enerji içeceği” emtiasını veya bu emtianın benzerlerini kapsayan sınıflarda tescilli değildir.

Bununla birlikte… ve … adına TPE nezdinde tescilli 2010/09369 sayılı ve “enerji turk+Şekil” ibareli 32. sınıfta yer alan “maden suları, kaynak suları, sofra suları, sodalar, tonikler, sebze ve meyve suları, bunların konsantreleri ve özleri, meşrubatlar” emtialarını kapsayan marka ile 2010/11528 sayılı ve “enerji turko+Şekil” ibareli 32. sınıfta yer alan “biralar, bira yapımında kullanılan preparatlar, maden suları, kaynak suları, sofra suları, sodalar, tonikler, sebze ve meyve suları, bunların konsantreleri ve özleri, meşrubatlar” emtialarını kapsayan marka bulunmaktadır.

Görüldüğü üzere davalıların ithal ederek piyasaya sürdüğü ve pazarlamasının yapıldığı “enerji içeceği” emtiasında veya benzerinde tescilli “enerji turka+Şekil” ibareli marka tescili bulunmamaktadır. Başka bir deyişle 2010/09366 sayılı ve “enerji turka+Şekil” ibareli marka “enerji içeceği” emtiasında veya bunun benzerlerini kapsayan sınıflarda tescilli değildir. Diğer markalar ise “enerji turk+Şekil” ve “enerji turko+Şekil” ibarelerinden oluşmakta olup, davalılar bu markaları taşıyan ürünü değil “enerji turka+Şekil” ibareli ürünü ithal ederek piyasaya sunmuşlardır.

O hâlde davalıların ithal ederek piyasaya sunduğu dava konusu “enerji içeceği” ürününde kullanılan “enerji turka+Şekil” ibareli ve bu emtiaya benzer sınıflarda tescilli markanın bulunmadığı ve marka hakkının ülkeselliği prensibi gereğince Avusturya’daki marka tescilinin bir başkasının markasına tecavüz teşkil edecek şekilde Türkiye’de kullanılmasına imkân vermeyeceği gözetilerek sonucuna göre karar verilmelidir.

Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uymak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

Öte yandan mahkemece bozma kararının üçüncü bendinde yer alan bozma nedenine uyularak davacı … Ticaret A.Ş. tarafından açılan haksız rekabet davasının esastan reddine karar verilmiş, karar davacı … Ticaret A.Ş. tarafından da temyiz edilmiştir. Bu durumda bozma kararına uyularak oluşturulan hüküm Özel Dairesince incelenmediğinden, bu hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosya Özel Daireye gönderilmelidir.

IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,
Uyulan kısım yönünden kurulan hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 11. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, ancak karar düzeltme yolunun açık olması nedeniyle öncelikle mahkemesince bu işlemlerin yerine getirilmesine karar düzeltme yoluna başvurulması hâlinde dosyanın Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna, başvurulmaması hâlinde ise mahkemesince doğrudan Yargıtay 11. Hukuk Dairesine gönderilmesine,
Aynı Kanun’un 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 08.07.2020 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

“MİLA – MİLAJ” Marka İltibas – Hükümsüzlük

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi 2019/5102 E.  ,  2020/2542 K.

Davacı vekili, davacının 2007/44078, 2011/99469 tescil numaralı “Mila by Nova” markalarının 23, 24, 25 ve 35. sınıflarındaki emtiayı kapsayacak şekilde sahibi olduğunu, davalının 2013/55891 tescil numaralı “MİLAJ” markasının, kendisine ait markalarla iltibas yaratacak derecede benzer olduğunu, tek bir harf farkının ayırt edicilik sağlamadığını, iştigal alanlarının da benzer olması dolayısıyla iltibas ihtimali bulduğunu ileri sürerek davalıya ait 2013/55891 numaralı “MİLAJ” markasının hükümsüzlüğüne karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, davacı tarafın dava konusu markasını parçalara ayırarak benzerlik kıyaslamasına sokmasının hukuki mesnetten yoksun olduğunu, davacının yapmış olduğu TPMK marka başvurularında “NOVA” ibaresinin esaslı unsur olduğunu, davacının TPMK nihai kararına karşı dava açma hakkı mevcut iken davacı tarafın dava açmadığını, davalının bu süreçte “MİLAJ” markasına yatırımlar yaptığını, davacının kötü niyetli olarak derdest davayı ikame ettiğini, dava konusu markaların görsel, işitsel, fonetik olarak birbirinden farklı olduğunu, özellikle bayan müşterilerin alışveriş konusundaki alışkanlıkları da göz önünde alındığında markaları karıştırma ihtimalinin bulunmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

İlk derece mahkemesince iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre, davalının “MİLAJ” markasının davacının markalarından esas unsur yönünden sadece “J” harfiyle ayrıldığı, bu farkın tefrik edici etkiyi sağlamaktan uzak olduğu, tarafların markalarının aynı sınıflarda tescilli olduğu, “MİLAJ” markası ile karşılaşan vasat dikkat, zeka ve bilgi seviyesindeki bir müşterinin bu markayı davacının markasının esas unsuru olan “MİLA” markası ile karıştırması, “MİLA” markasının yeni bir versiyonu veya serisi olarak algılamasının mümkün olduğu, markaların yazım şekillerinin birbirinden farklı olmasının da davacıya ait markalardaki “MİLA” sözcüğü ile davalıya ait “MİLAJ” markasının arasındaki benzerliği ortadan kaldırmadığı, tescil edildikleri sınıflar ile bağı bulunmayan davacı markalarının yüksek ayırt ediciliğe sahip olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne, davalı adına tescilli 2013/55891 numaralı “MİLAJ” markasının hükümsüzlüğüne ve sicilden terkinine, karar verilmiştir.

Kararı, davalı vekili istinaf etmiştir.

Bölge Adliye Mahkemesince tüm dosya kapsamına göre, mahkeme gerekçesinde beyan edilen hükümsüzlük gerekçelerinin yerinde olduğu, bilirkişilerin dinlenmemesinin sonuca etkili olmadığı kanaatiyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.

Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.

Dava, davalı markasının, davacının önceki tescilli markası ile iltibas oluşturacağı iddiasına dayanılarak hükümsüzlüğü istemine ilişkindir.

556 sayılı KHK 8/1-b maddesi uyarınca markalar arasında karıştırılma ihtimalinin değerlendirilmesinde markaların üzerinde kullanılacağı ürünlerin ortalama tüketicileri nezdinde görsel, işitsel ve anlamsal özelliklerin bir bütün olarak dikkate alındığı umumi intibaları itibariyle bir karışıklığa yol açıp açmayacağının dikkate alınması gereklidir. Bu hususlar dikkate alınarak yapılan değerlendirmede, davacı markasının özel yazı karakterli “MİLA BY NOVA”, dava konusu davalı markasının ise “MİLAJ” olduğu, markalarda esas unsur olarak kabul edilen “MİLA” ve “MİLAJ” ibarelerinin anlamsal olarak farklı olduğu, görsel olarak davalı markasının özgün yazı stili sayesinde birbirlerinden ayrıldığı, fonetik olarak ise baskın telaffuz unsuru barındıran “j” harfi ile ayrıştığı; her iki tarafın markaları arasında, kısmi görsel ve işitsel benzerliğin ise ortalama tüketici kitlesi bakımından karıştırılmaya yol açacak düzeyde olmadığı gözetilerek davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde davanın kabulüne karar verilmesi ve bu karara ilişkin istinaf isteminin esastan reddi doğru görülmemiş, Bölge Adliye Mahkemesi kararının davalı yararına bozulmasına karar vermek gerekmiştir.

SONUÇ: Yukarda açıklanan nedenlerle, davalı taraf vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile İlk Derece Mahkemesince verilen karara yönelik istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının BOZULARAK KALDIRILMASINA, HMK’nın 373/1. maddesi uyarınca dava dosyasının İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, ödediği peşin temyiz harcının isteği halinde temyiz eden davalıya iadesine, 02/06/2020 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Muris Muvazaası – Tapu İptal ve Tescil – İspat Yükü

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi         2018/4233 E.  ,  2020/6737 K.


Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.


-KARAR-
Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmazsa bedel isteğine ilişkindir.
Davacı, miras bırakan babası …’un, dava konusu 2326 ada 9 parsel sayılı taşınmazda bulunan 1, 2, 3, 4 no’lu bağımsız bölümleri, kendisinden mal kaçırmak amacıyla ve muvazaalı olarak davalılara devrettiğini, taşınmazın yapımında katkısı olduğunu ileri sürerek muvazaalı devir işlemlerinin iptali ile dava konusu taşınmazın miras bırakan adına tescilini, olmadığı taktirde miras payına düşen bedelin ödenmesini istemiş; davacı, yargılamanın seyri sırasında tereke temsilcisi olarak atanmıştır.
Davalılar, zamanaşımı süresinin geçtiğini, miras bırakanın arsası üzerine çocukları tarafından bina inşaa edildiğini, miras bırakanın inşaatı birlikte yapan çocuklarına hak dengesini gözeterek devir yaptığını, miras bırakanın eşi dahil tüm mirasçıların onayını alarak 1990 yılında herkese hakkı olan tapuyu verdiğini, davacının ise kendisine verilen taşınmaz yerine nakit istediğini ve dava dışı oğul Mahmut tarafından davacının payının ödendiğini, devir tarihinde dava konusu taşınmazda oturan davacının parasını alıp tüm kardeşleriyle, anne babasıyla ibralaştığını, miras bırakanın torunu olan davalı … ile gelini olan davalı …’in ise tapu kaydına güvenen iyiniyetli 3. kişi olduklarını belirterek davanın reddini savunmuşlardır. İlk derece mahkemesince, temliklerin muvazaalı olduğu gerekçesiyle davanın kabulü ile dava konusu bağımsız bölümlerin tapu kayıtlarının iptali ile miras bırakan adına tesciline karar verilmiş; anılan kararın davalılar tarafından istinafı üzerine … Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesince, istinaf başvurusunun esastan reddine, ancak ölü kişi adına tescil hükmü kurulamayacağının kamu düzenine ilişkin olduğu gerekçesiyle ilk derece mahkemesi kararının kaldırılarak davanın kabulü ile dava konusu bağımsız bölümlerin tapu kayıtlarının iptali ile veraset ilamındaki payları oranında mirasçılar adına tesciline karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; 1929 doğumlu miras bırakan …’un 28.03.2009 tarihinde ölümü üzerine dava dışı eşi … ile çocukları davacı …, davalı …, dava dışı …, … ve …’in mirasçı kaldıkları, davalılardan …’in dava dışı …’ın oğlu, davalı …’in ise dava dışı …’un eşi olduğu, dava konusu 2326 ada 9 parsel sayılı taşınmazda bulunan 1, 2, 3, 4 no’lu bağımsız bölümlerin tamamı miras bırakan adına kayıtlı iken 14.11.1990 tarihinde vekili eliyle 2 ve 4 no’lu bağımsız bölümleri dava dışı oğlu …’a, 1 no’lu bağımsız bölümü dava dışı oğlu …’a, 3 no’lu bağımsız bölümü ise davalı oğlu …’e satış yoluyla temlik ettiği, dava konusu 2 ve 4 no’lu bağımsız bölümlerin 19.12.1997 tarihli satış işlemiyle davalı … adına, 1 no’lu bağımsız bölümün 03.08.2007 tarihli satış işlemiyle davalı … adına tescil edildiği, … 3. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2016/189 Esas 2016/172 Karar sayılı 26.02.2016 tarihli kararı ile davacı …’nin aynı zamanda tereke temsilcisi olarak atandığı, anılan kararın 28.11.2017 tarihinde kesinleştiği anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunun 706., Türk Borçlar Kanunun 237. (Borçlar Kanunun 213.) ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Öte yandan, 6100 sayılı HMK’nun 190. maddesi ile 4721 sayılı TMK’nun 6. maddesi uyarınca herkes iddiasını ispatla mükelleftir. Bir başka ifade ile temlikin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı olduğunu ispat külfeti davacı tarafa aittir. Somut olaya gelince, davacının tanık bildirmediği gibi, davalı yanın tanıklarının beyanlarıyla da temliklerin muvazaalı olduğu sonucuna varılamadığı, miras bırakanın gerçek iradesinin mirastan mal kaçırma olduğu yönünde somut bir olgunun ortaya konulamadığı açıktır. Bu durumda muvazaa iddiasının kanıtlandığından söz etme olanağı yoktur. Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir. Davalı yanın yerinde görülen temyiz itirazlarının kabulü ile 6100 sayılı HMK’nun 371/1-a maddesi gereğince … Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi kararının BOZULMASINA, HMK’nun 373/2. maddesi gereğince dosyanın kararı veren … Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesine gönderilmesine, 24.11.2020 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 3.050.00. TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine,15/12/2020 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Muris Muvazaası – Ehliyetsizlik – Şirket pay devrinin iptali -Tazminat

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi         2018/1458 E.  ,  2020/6738 K.

Taraflar arasında görülen iptal tescil, olmazsa tazminat istekli dava sonunda yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla duruşma günü olarak saptanan 15.12.2020 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacı vekili Avukat … ile temyiz edilen davalılar vekili Avukat … geldiler, duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

small judge gavel placed on table near folders

-KARAR-
Dava, ehliyetsizlik ve muris muvazaası hukuksal nedenlerine dayalı şirket pay devrinin iptali ile miras payı oranında tescili, olmazsa tazminat isteğine ilişkindir.

Davacı, mirasbırakan babası …’in kanser hastalığına yakalandığında çocuklarını toplayıp kendisine birinin bakması için tekrar evlenmek istediğini söylediğini ve 07.11.2007 tarihinde dava dışı … ile evlendiğini, mirasbırakanın davalı oğlu …’in ise mirasbırakanı ikna ederek …İmalat Taahhüt İnş. Mal. Tic. Tur. Ltd. Şirketindeki % 45’ e tekabül eden hisselerinin kendi adına ve diğer davalı eşi … adına 04.10.2007 tarihinde devrini sağladığını, bu hisse devrinin açıkça mirastan mal kaçırmak amaçlı ve bedelsiz olduğunu ileri sürerek fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak kaydıyla mirasbırakanın 45.000 TL’lik 1.800 hissesinin ¼’ ü olan 11.250 TL değerindeki 450 hissenin adına tescilini, olmazsa dava konusu şirkete ait 450 hissenin ayni ve nakdi sermaye değerleri üzerinden bilirkişi tarafından belirlenecek gerçek değerinden şimdilik 50.000 TL’nin faiziyle birlikte davalılardan müteselsilen tahsilini istemiş; cevaba cevaplarında, mirasbırakanın devir işlemini yaparken tam teşekküllü sağlık kurulundan rapor alınmadığını, yapılan işlemlerin doğruluk derecesini değerlendirebilecek durumda olmadığını beyan etmiştir.

Davalılar, asliye hukuk mahkemelerinin görevli olduğunu, davanın tüm mirasçılar tarafından açılması gerektiğini, muris muvazaasının sadece tapulu taşınmazlar için uygulanabileceğini, dava konusu şirket hisselerinin devrinin usul ve yasaya uygun olup mirasçılardan mal kaçırma amaçlı olmadığını, bedeli ödenmek suretiyle yapılan gerçek bir devir olduğunu, şirket işlerinden çok yorulan mirasbırakanın şirketteki hisselerini kurucu ortağı ve şirketin bugünlere gelmesini sağlayan davalı oğlu …’a ve diğer davalı …’ye satmak suretiyle devrettiğini, mirasbırakanın başka bir şirketteki hissesini de hiçbir karşılık almadan davacının dava dışı eşi …’ya devrettiğini belirterek davanın reddini savunmuşlardır.


Mahkemece, şirket hisse devrinin geçerli olup, muris muvazaasına ilişkin İçtihadı Birleştirme Kararının olayda uygulama yeri bulunmadığı, muvazaa iddiasının dinlenemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine dair verilen karar Dairece, “ … Dava, ehliyetsizlik ve muris muvazaası hukuksal nedenlerine dayalı şirket pay devrinin iptali ile miras payları oranında tescil ya da tazminat isteklerine ilişkindir… Ne var ki, mahkemece ehliyetsizlik yönünden araştırma ve değerlendirme yapılmadan hüküm kurulmuştur… Hâl böyle olunca; önemine binaen öncelikle hukuki ehliyetsizlik yönünden tarafların bildirecekleri tüm delillerin toplanması, varsa mirasbırakana ait sağlık kurulu raporları, hasta müşahade kağıtları, reçeteler vs. tedavi evrakının tamamının ilgili yerlerden istenmesi, tüm dosyanın Adli Tıp Kurumuna gönderilmesi, akit tarihinde miras bırakanın ehliyetli olup olmadığı yönünde rapor alınması, ehliyetli olduğunun anlaşılması halinde muvazaa iddialarının incelenmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, noksan soruşturma ile yetinilerek yazılı biçimde hüküm kurulması doğru değildir.” gerekçesiyle bozulmuş; mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonucunda, mirasbırakanın şirket hissesini devir tarihinde ehliyetli olduğunun Adli Tıp Kurumu raporuyla saptandığı, sair uyuşmazlık konularının ise daha önceki kararda değerlendirilmiş olup, bu hususların bozma dışında kalması nedeniyle ayrıca bir değerlendirme ve araştırmaya gerek bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; 1940 doğumlu mirasbırakan …’in 23.12.2009 tarihinde ölümü üzerine dava dışı eşi … ile ilk eşten olma çocukları davacı …, davalı …, dava dışı … ve …’in mirasçı kaldıkları, mirasbırakanın 04.10.2007 tarihli noterde düzenlenen pay devir sözleşmeleri ile … İmalat İnşaat Malz. Tic. Ltd. Şirketindeki 600 payını davalı gelini …’ye, 1200 payını davalı oğlu …’a satış yoluyla devrettiği, bozma sonrası alınan Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Kurulu raporuna göre, mirasbırakanın 04.10.2007 hisse devir tarihi itibariyle fiil ehliyetini haiz olduğunun belirlendiği anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere, 01.04.1974 tarihli, 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı, mirasbırakanın üzerinde tapuda kayıtlı olan taşınmazların miras bırakan ya da vekili (temsilcisi) tarafından aslında bağış olduğu halde satış biçiminde temlik edilmesi durumunda uygulama olanağı bulur. İçtihadı birleştirme kararları kapsamları ile sınırlı gerekçeleri ile yol gösterici ve sonuçları ile bağlayıcı kararlar olduğundan tapuda yapılan temlikler dışındaki işlemler yönünden belirtilen içtihadı birleştirme kararı uygulanamaz. Ancak, böyle hâllerde genel muvazaa hükümlerinin uygulanması gerekir. Gerçekten, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 19. maddesi hükmünde genel muvazaa düzenlenmiş olup, “…..tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır” hükmü getirilmiştir.

Mirasçı sözleşmenin tarafı olmadığından sözleşmenin muvazaalı olarak yapıldığı iddiası her türlü delille kanıtlanabilir. Özellikle, resmi sicillere bağlı tutulan malların muvazaalı devrinde TBK’nin 19. maddesinin uygulanabileceği ve muvazaa iddiasının araştırılacağı yasal ve yargısal uygulama gereğidir. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 12.05.2009 günlü ve 1999/4-286 esas, 1999/293 karar sayılı kararında da aynı görüş benimsenmiştir. Öte yandan, bozmaya uyan mahkemenin bozma kararında belirtildiği şekilde işlem yapmak ve orada gösterilen doğrultuda hareket etmek zorunluluğu bulunmaktadır. Bu durumda bozmaya uyulmakla taraflar lehine usuli kazanılmış hak doğacağından artık mahkemece bozma gereklerini yerine getirme zorunluluğu doğar.
Ne var ki; mahkemece, bozma kararına uyulmasına rağmen, bozma gerekleri tam olarak yerine getirilmemiştir. Şöyle ki; mahkemece bozma ilamına uyularak alınan Adli Tıp Kurumu raporuyla mirasbırakanın şirket hisselerini devir tarihi itibariyle ehliyetli olduğu saptandığı halde muvazaa iddiası bakımından yukarıda açıklanan ilke ve olguları kapsar biçimde bir araştırma ve inceleme yapılmamıştır. Hâl böyle olunca, davanın konusunu oluşturan şirket hisselerinin devri yönünden TBK’nin 19. maddesi (mülga BK 18. madde) kapsamında değerlendirme yapılıp sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, bu hususta herhangi bir inceleme ve değerlendirme yapılmadan yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.

Davacının değinilen yönden yerinde bulunan temyiz itirazının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, sair hususların incelenmesine şimdilik yer olmadığına, 24.11.2020 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 3.050.00. TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 15/12/2020 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Hukuki Sebep Yanlış Gösterilmiş Veya Hiç Gösterilmemiş Olsa Dahi Hakim Tarafından En Uygun Hukuki Sebebin Bulunması Ve Ona Göre Karar Verilmesi Gerekir

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi         2016/18552 E.  ,  2020/6288 K.


Taraflar arasında görülen davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar taraflarca yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi …’in raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;
-KARAR-
Dava, şirket payının terekeye iadesi isteğine ilişkindir.
Davacı, ortak mirasbırakan babalarının dava konusu … A.Ş.’deki 159.724 payı temsil eden 37 adet pay senedini muvazaalı bir işlemle satış gibi göstererek davalı kızına herhangi bir bedel almaksızın bağışladığını ileri sürerek söz konusu 37 adet pay senedinin denkleştirme çerçevesinde miras bırakanın terekesine iade edilmesine; şayet bu talepleri yerinde görülmeyerek mirasbırakanın dava konusu … A.Ş.’deki 159.724 payı temsil eden 37 adet pay senedini itibari değerleri karşılığında karma bağışlama sözleşmesi ile davalı kızına devrettiği kabul edilecek olursa, pay devir sözleşmesi çerçevesinde ödendiği iddia edilen toplam devir bedelinin kaç tane payın gerçek değerine denk geldiği hesaplanarak, devredilen 37 adet paydan, bulunan bu pay sayısı düşülerek geri kalan payların denkleştirme çerçevesinde miras bırakanın terekesine iade edilmesine karar verilmesi istemiştir.
Davalı, davaya konu pay senetlerinin bedellerinin karşılığını tamamen nakit olarak mirasbırakana ödediğini, ayrıca mirasbırakanın pay senetlerini miras payına mahsup edilmesi kaydı ile devir etmediğini belirtip davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, muris muvazaası çerçevesinde değerlendirme yapılarak pay devirlerinin muris muvazaası nedeniyle geçersiz olduğu gerekçe gösterilip davanın kabulüne karar verilmiştir.
Hemen belirtilmelidir ki, kişisel hakkın devri niteliğindeki şirket hisselerinin devrinde muris muvazaasına ilişkin 01.04.1974 tarihli ve 1/2 sayılı İBK′nın uygulama yeri bulunmadığı kuşkusuzdur.
Diğer taraftan, hâkim davacının bildirdiği maddi olaylar ve son istekle bağlı ise de, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 33. maddesi uyarınca, ileri sürülen maddi olaylarda hangi hukuki sebebe göre karar vereceğini tayin ve takdir etmek durumundadır. Başka bir anlatımla, maddi olgu ve olayları (vakıaları) bildirmek yanlara, bildirilen bu olay ve olgulara göre hukuki nitelendirmeyi yapmak, uyuşmazlığı çözüme ulaştıracak kanun hükmünü bulup uygulamak hakime aittir. Öyle ki, hukuki sebep yanlış gösterilmiş veya hiç gösterilmemiş olsa dahi hakim tarafından en uygun hukuki sebebin bulunması ve ona göre karar verilmesi gerekir.
Somut olayda, dava dilekçesinin içeriği ve iddianın ileri sürülüş biçiminden, davada 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu′nun 669. v.d. maddelerinde düzenlenen ″mirasta denkleştirme″ hukuksal nedenine dayanıldığı anlaşılmaktadır.
Hal böyle olunca, davanın ″mirasta denkleştirme″ niteliğinde bulunduğu gözetilerek yargılama yapılması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yanılgılı nitelendirme ile muris muvazaası çerçevesinde değerlendirme yapılarak hüküm kurulması isabetsizdir.
Tarafların temyiz itirazı açıklanan nedenden ötürü yerinde görüldüğünden, kabulüyle hükmün (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesi yollamasıyla) 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, bozma nedenine göre diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine, 26/11/2020 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

TCK 125 Hakaret Suçu ve AİHM Kararları Kapsamında İfade Özgürlüğü

Yargıtay 12. Ceza Dairesi         2017/1832 E.  ,  2018/2246 K.

Mahkemesi :Asliye Ceza Mahkemesi
Suçlar : Gizliliğin ihlali, hakaret
Hükümler : 1- Sanıklar hakkında gizliliğin ihlali suçundan dolayı beraat
2- Sanık … hakkında hakaret suçundan dolayı
TCK’nın 125/1-2, 125/3-a, 125/4, 62, 50/1-a, 52. maddeleri
gereğince mahkumiyet

Gizliliğin ihlali suçundan sanıkların beraatlerine ilişkin hükümler, katılan vekili tarafından, hakaret suçundan sanık …’ın mahkumiyetine ilişkin hüküm, sanık … müdafii tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü:
A) Sanıklar hakkında gizliliğin ihlali suçundan kurulan beraat hükümlerine yönelik katılan vekilinin temyiz isteminin incelenmesinde;
Dosyada mevcut 11.07.2011 tarihli vekaletname içeriğine göre, davadan feragata ve temyiz talebinden vazgeçmeye yetkili olan katılan vekilinin, temyiz isteminde bulunduktan sonra, 03.08.2016 hakim havale tarihli dilekçesi ile katılan adına davadan ve temyizden feragat ettiklerini belirtmiş olması karşısında, CMK’nın 243. maddesi gereğince katılmanın hükümsüz kaldığı anlaşıldığından, hükmü temyiz etme hak ve yetkisi bulunmayan katılan vekilinin temyiz isteminin, 5320 sayılı Kanun’un 8. maddesi uyarınca halen uygulanmakta olan 1412 sayılı Kanun’un 317. maddesi gereğince isteme aykırı olarak REDDİNE,
B) Sanık … hakkında hakaret suçundan kurulan mahkumiyet hükmüne yönelik sanık … müdafiinin temyiz isteminin incelenmesine gelince;
Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, sanık müdafiinin sair temyiz itirazlarının reddine, ancak;
1- Hakaret suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesinde düzenlenmiş, maddenin birinci fıkrasında hakaret suçunun temel şekline, üçüncü ve dördüncü fıkralarında nitelikli hallerine yer verilmiş, aynı Kanun’un 131/1. madde ve fıkrasında kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret dışında kalan hakaret suçlarının şikayete tabi olduğu açıkça ifade edilmiş; madde gerekçesinde hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, “kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığı” olarak belirtilmiş olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. Somut bir fiil ya da olgu isnat etmek veya sövmek şeklindeki seçimlik hareketlerden biri ile gerçekleştirilen eylem, bireyin onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte ise hakaret suçu oluşacaktır.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 31.01.2017 tarihli ve 2014/4-785, 2017/34 sayılı kararında vurgulandığı üzere; bir hareketin tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Bu nedenle her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövmek fiilini oluşturması gerekmektedir.
Hakaret suçu, ifade özgürlüğünü sınırlayan nedenlerden olup, iddianameye konu haberdeki ifadelerin hakaret suçunu oluşturup oluşturmadığına, ifade özgürlüğü bağlamında yapılacak değerlendirme sonucunda karar verilebilir.
İfade özgürlüğü; çoğulcu ve anayasal demokrasilerin temel taşlarındandır. Farklı tanımlara yer verilmekle birlikte genel kabule göre, ifade özgürlüğü; insanın serbestçe haber, bilgi ve başkalarının fikirlerine ulaşabilmesi, edindiği fikir ve kanaatlerden dolayı kınanmaması ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte meşru yöntemlerle dışa vurabilme imkan ve serbestisidir. İfade özgürlüğü, sadece “düşünce ve kanaat sahibi olma”yı değil, “düşünce ve kanaatlere ulaşma” ve “düşünce ve kanaatleri açıklama, yayma” özgürlüklerini de kapsamaktadır. Ayrıca ifade tarzları, biçimleri ve araçları da bu özgürlük kapsamında değerlendirilmektedir.
İfade özgürlüğü; insan hakları hukuku belgelerinde ve anayasalarda, temel haklar ve ödevler kategorisinde, birinci kuşak haklar arasında yer almaktadır. Bu nedenle çoğulcu demokrasilerde ifade özgürlüğü; herkes için geçerli, özüne dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez bir hak ve yaşamsal bir özgürlük niteliğindedir.
Nitekim Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) “Düşünce ve kanaat hürriyeti” başlıklı 25. maddesinde; “Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.” ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” başlıklı 26. maddesinde; “Herkes düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar…” şeklindeki düzenlemelerle ifade özgürlüğü anayasal güvence altına alınmıştır.
Hemen belirtmek gerekir ki, Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrası; usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmaların kanun hükmünde olduğu, bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamayacağı, temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümlerinin esas alınacağı hükmünü içermektedir. Bu nedenle iç hukukumuz açısından, Türkiye’nin taraf olduğu 4 Kasım 1950 tarihli İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’de (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi-AİHS) ifade özgürlüğünün nasıl düzenlendiği ve AİHS’nin esas uygulayıcısı ve içtihat mercii olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) ifade özgürlüğüne yaklaşımı önem kazanmaktadır.
AİHS’nin “İfade özgürlüğü” başlıklı 10. maddesinin 1. fıkrasına göre; “Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir”.
AİHM’e göre ifade özgürlüğü, demokratik bir toplumun en önemli temellerinden olup, toplumsal ilerlemenin ve her kişinin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS’nin 10. maddesinin 2. fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü, yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirlilik bunu gerektirir ve bunlar olmaksızın “demokratik bir toplum” olmaz (Handyside/Birleşik Krallık, 5493/72, 07.12.1976). İfade özgürlüğü, özellikle kurulu düzene ters düşen, şoke eden ya da meydan okuyan fikirlerin korunması açısından önemlidir (Women On Waves ve diğerleri/Portekiz, 31276/05, 03.02.2009).
Bununla birlikte ifade özgürlüğünün mutlak ve sınırsız olmadığı, kısıtlı da olsa sınırlandırılmasının gerektiği, hem ulusal hem de uluslararası alanda genel kabul görmüştür.
Bu amaçla Anayasa’nın 26. maddesinin 2. fıkrasında; “Bu hürriyetlerin kullanılması, milli güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngürdüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.” hükmüne yer verilmiş; sınırlamanın sınırı da Anayasa’nın 13. maddesinde; “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.” biçiminde düzenlenmiştir.
İfade özgürlüğünün sınırsız olmadığı AİHS’de de kabul edilmiş; AİHS’nin 10. maddesinin 2. fıkrasında ifade özgürlüğünün hangi nedenlerle ve hangi koşullarda sınırlandırılabileceği düzenlenmiştir. AİHM, ifade özgürlüğünün sınırlandırılmasına ilişkin bu düzenlemenin dar yorumlanmasını gerektiğini kabul etmektedir. Bunu gerçekleştirmek için de, ifade özgürlüğüne yapılan bir müdahalenin, “yasayla öngörülme”, “meşru amaç” ve “demokratik bir toplumda ‘gerekli’ olma” olarak belirlenen üç ölçüte sahip olup olmadığını sıkı bir şekilde denetlemektedir. AİHM’e göre, ifade özgürlüğü, AİHS’nin 10. maddesinin 2. fıkrasında da öngörülen “ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin otoritesinin ve tarafsızlığının güvence altına alınması” nedenleriyle (meşru amaç) erişilebilir ve öngörülebilir hukuki/yasal dayanağı bulunan (araç) ve demokratik bir toplumda gerekli (ölçülü) önlemler olması koşuluyla sınırlandırılabilecektir.
İfade özgürlüğüne yapılan bir müdahale açısından “yasayla öngörülme” ve “meşru amaç” ölçütleri genellikle tartışmaya yol açmamaktadır; ancak, “demokratik bir toplumda ‘gerekli’ olma” ölçütü için aynı şey söylenemez. AİHM’e göre, “demokratik bir toplumda ‘gerekli’ olma” koşulu, ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin toplumsal bir ihtiyaç baskısına karşılık gelmesi ve özellikle izlediği meşru amaçla orantılı olması anlamına gelir. Bir müdahalenin bu koşulları yerine getirip getirmediği konusunda ulusal makamlar belli bir takdir hakkına sahip olmakla beraber ulusal makamların gösterdiği gerekçelerin konuyla “ilgili ve yeterli” olup olmadığını denetleme yetkisi AİHM’dedir. Bu denetimi yerine getirirken, AİHM’in görevi; ulusal makamların yerini almak değil, fakat söz konusu makamların takdir yetkilerini kullanarak verdikleri kararların AİHS’nin 10. maddesi ile uyum içerisinde olup olmadığını davanın bütün unsurlarını ve ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin olası “caydırıcı etkisi”ni de göz önünde bulundurarak belirlemektir.
AİHM, birçok kararında, AİHS’nin 10. maddesinin sadece ifade edilen düşünce veya bilginin esasını değil, aynı zamanda bunların aktarılma biçimlerini de güvence altına aldığını belirtmiştir. Bu anlamda, AİHS’de özel olarak düzenlenmeyen basın özgürlüğü, AİHS’nin 10. maddesinde yer alan ifade özgürlüğü içerisinde ele alınmıştır. İç hukukumuzda ise Anayasa’nın 28. maddesinin birinci fıkrasında basının hür olduğu ve sansür edilemeyeceği, üçüncü fıkrasında basın ve haber alma özgürlüğü bakımından devletin pozitif yükümlülüklerinin bulunduğu, dördüncü fıkrasında da basın özgürlüğünün sınırlandırılmasında Anayasa’nın 26 ve 27. maddeleri hükümlerinin uygulanacağı hüküm altına alınmıştır.
Basın özgürlüğü, bir yönüyle halkı ilgilendiren haber ve görüşleri iletme özgürlüğüdür, diğer yönüyle ise bu özgürlük, halkın bu bilgi ve görüşleri alma hakkıdır. Bu şekilde basın kamuoyunun bilgi edinme hakkı bakımından birincil derecede önemi bulunan “halkın gözcülüğü” ya da “bekçisi” görevini yapabilir (Observer ve Guardian/Birleşik Krallık, 13585/88, 26.11.1991). Bu görevini yerine getirmek için basına bir kısım haklar da tanınmıştır. Bunlar; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarıdır. Böylece basına, ifade özgürlüğünü kullananlar arasında ayrıcalıklı bir statü verilmiştir. Ancak basın özgürlüğünün de sınırsız olmadığı, basın ve yayın organlarının; bilgi edinme, bilgiyi yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını kullanırken, kamu yararını gözetmek zorunda oldukları gibi, açıklamalarının görünür gerçeğe uygun ve güncel olup olmadığını özenle irdelemek, bunların açıklanış şekli ile konusu arasında düşünsel bir bağ kurmak, ölçülülük ilkesine de uygun davranmak mecburiyetinde oldukları unutulmamalıdır.
İfade özgürlüğü ve ifade özgürlüğünün ayrılmaz bir parçası olan basın özgürlüğüne ilişkin gerek Anayasa gerek AİHS hükümlerine uygun davranılmaması, devletin pozitif ve negatif yükümlülüklerine aykırı hareket etmesi anlamına gelecektir. Zira, negatif yükümlülük kapsamında yetkili makamlar, zorunlu olmadıkça ifadenin açıklanmasını ve yayılmasını yasaklamamalı ve yaptırımlara tabi tutmamalı; pozitif yükümlülük kapsamında ise ifade özgürlüğünün gerçek ve etkili bir biçimde korunması için gerekli önlemleri almalı, ifade özgürlüğünden yararlanma hakkı ile diğer kişilik haklarının korunması arasında adil bir denge kurmalıdır. Adil bir dengenin sağlanmasında hukuki düzenlemeler kadar bu düzenlemelerin uygulamaya yansıması da önem taşımaktadır.
Bu noktada AİHM kararları, AİHS’e taraf olan devletlerde uygulamayı şekillendirmektedir. AİHM, ifade özgürlüğü ile aynı öneme sahip diğer bir hakkın (özel hayata saygı hakkı, şeref ve itibarın korunması hakkı gibi) karşı karşıya geldiği durumlarda; ifadenin kamu yararına ilişkin tartışmaya katkısı, ifadenin muhatabının tanınmışlık düzeyi ve konumu, ifade sahibinin tanınırlığı ve daha önceki tutumları, ifadenin amacı, içeriği, şekli ve etkileri, bilginin elde edilme yöntemi ve doğruluğu, yaptırımın ağırlığı gibi kriterleri göz önüne alarak çatışan haklardan birini diğerine tercih etmektedir (Axel Springer AG/Almanya, 39954/08, 07.02.2012).
AİHM’e göre, öncelikle ifadelerin bir “olgu isnadı” mı yoksa bir olay ya da durum konusunda bakış açısını veya kişisel bir değerlendirmeyi ortaya koyan “değer yargısı” mı olduğu belirlenmelidir. Zira olgu isnadı kanıtlanabilir bir husus iken, bir değer yargısının kanıtlanmasının istenmesi dahi ifade özgürlüğüne müdahale sayılabilecektir. Yargılamaya konu olan ifadeler eğer bir değer yargısı içermekte ve somut bir olgu isnadından bahsedilemeyecekse değer yargılarını destekleyecek “yeterli bir altyapı”nın mevcut olup olmadığı AİHM tarafından göz önünde bulundurulmaktadır. Zira değer yargılarının dahi belli düzeyde olgusal temel içermesi gerektiği kabul edilmektedir. Öte yandan, hiçbir veriye dayanmayan ve hiçbir altyapısı bulunmayan bir değer yargısı, AİHM tarafından da ifade özgürlüğü sınırları içerisinde kabul görmemektedir. Olgu isnadı içeren ifadeler konusunda ise en azından ilk bakışta güvenilir görünen delil sunulması ve iddiaların gerçekliğinin ispatına yönelik delil sunulmasına olanak sağlanması gerektiği kabul edilmektedir. Eğer bir bilgi, kamunun geneli tarafından zaten biliniyorsa bir değer yargısını destekleyecek gerçekleri ortaya koyma şartı daha az aranmaktadır. AİHM, özellikle kamu yararı bulunan konularda, ifadeleri bir bütün halinde ve olayın bütünselliği içerisinde değerlendirmekte, “değer yargısı” kavramının anlamını geniş tutarak, ifade özgürlüğünü gözeten bir yorum yapmaktadır.
Jerusalem/Avusturya davasında, yerel bir siyasetçinin tarikatların totaliteryan olduğundan ve faşist eğilimler taşıdığından söz etmesi üzerine Avusturya mahkemeleri bu ifadenin kanıtlanmamış olgulara dayanmasından dolayı hakaret oluşturduğuna karar vermiştir. Buna karşılık AİHM, bu ifadeleri, doğruluğu kanıtlanması gerekmeyen değer yargısı ve kamu yararı ile ilgili bir konuda makul bir yorum olarak nitelendirmiştir (Jerusalem/Avusturya, 26958/95, 27.02.2001).
Thorgeir Thorgeirson/İzlanda davasında, başvuranın mahkumiyeti, polis şiddetine ilişkin iddiaların gerçekliğini ortaya koyamamasına dayanmaktadır. Bir yazar olan başvuran, gazetede yayımlanan iki uzun makalesinde, polisin kötü muamelelerinden söz etmiş; polislere ilişkin olarak “hayvanca davranan vahşi üniformalılar” gibi sözcükler kullanmıştır. Başvuran, kimliklerini belli etmeden polis mensuplarının hepsine hakaret etmekten yargılanmış ve para cezasına mahkum edilmiştir. AİHM’e göre, başvurucu başkalarının kendisine verdiği bilgileri dile getirmiş ve başkaları tarafından söylenenleri haberleştirmiştir. İddiaların tamamen asılsız olduğu da ortaya konulamamıştır. Başvuran makalelerinde çok sert ifadeler kullanmasına rağmen bu üslup aşırı değildir. Başvuranın cezalandırılması kamuyla ilgili bir konuda yapılan açık tartışmayı olumsuz yönde etkileyebilecek niteliktedir. Ayrıca, başvurucunun amacı polisin itibarına zarar vermek değil, Adalet Bakanlığı’nı polis şiddetine ilişkin iddialarla ilgili bir soruşturma başlatmaya sevk etmektir. Bu nedenle AİHM, halkı yakından ilgilendiren bu konuda, başvurucuyu sert bir üslupla dile getirdiği bazı iddiaların doğruluğunu ortaya koyma yükünden muaf tutmuştur (Thorgeir Thorgeirson/İzlanda, 13778/88, 25.06.1992).
Ruokanen ve diğerleri/Finlandiya davasında, başvurucu gazeteciler, bir öğrencinin bir beyzbol takımı oyuncuları tarafından tecavüze uğramış olduğu hakkında haber yapmıştır. Bu haber, kızın iddia konusu olaydan kısa bir süre sonra okul yönetimine vermiş olduğu bir ifadeye dayandırılmış, ismi verilmeyen birçok tanıkla da desteklenmiştir. Ne var ki gazeteciler ağırlaştırılmış hakaretten mahkum edilmiştir. AİHM, bu davada, AİHS’nin 10. maddesine yönelik bir ihlal bulunmadığına karar vermiştir. AİHM, mağdurun konuyu polise taşımamış ol­ması nedeniyle beyanının güvenilir olmadığını saptamış ve haberde yer alan suçlamaların, başvurucuların doğruluğunu daha dikkatli bir şekilde soruş­turmasını gerektiren ciddi bir nitelik taşıdığı sonucuna varmıştır. AİHM’e göre başvurucu­lar, mağdur, oyuncular ve takım ile iletişim kurarak meseleyi aydınlatabilirdi. Ayrıca, iddialar ciddi bir nitelik taşımakta olup, değer yargısı olarak değil olgusal beyanlar olarak sunulmuştu. Haber sadece oyun­cuların suçluluğu ispatlanana dek masum sayılma haklarını ihlal etmekle kalmayıp, henüz kanıtlanmamış bir şeyi gerçekmiş gibi ortaya koyarak oyun­cuların adını lekelemekteydi. Sonuç olarak AİHM, ulusal mahkemeler ta­rafından dayanılan gerekçelerin yeterli olduğu kanaatine varmıştır (Ruokanen ve diğerleri/Finlandiya, 45130/06, 06.04.2010).
Scharsach ve News Verlagsgesellschaft GmbH/Avusturya davasında, bir dergide yayımlanan yazıda, bir politikacı, “gizli Nazi” olarak tanımlanmış, Avusturya mahkemeleri bu ifadeyi olgu isnadı olarak kabul etmiş, ifadeyi destekleyen herhangi bir kanıt bulunmadığı gerekçesiyle gazetecilerin yaptıkları eleştirilerin kabul edilebilir sınırı aştığını kabul etmişlerdir. Söz konusu politikacının aşırı sağ kanaatta yer aldığı ve Nasyonel Sosyalizmin Yasaklanmasına Dair Kanun’u açıkça eleştirdiğini tespit eden AİHM ise “gizli Nazi” ifadesini yeterli olgularla desteklenen bir değer yargısı olarak kabul etmiştir. Ayrıca, Avusturya mahkemelerince, bir suç isnadının sağlam bir nedene dayandığının ortaya konmasında aranan kesinlik derecesinin, kamu yararı ile ilgili bir konuda, gazetecilerin değer yargısı içeren ifadeleri bakımından da aranmasınının, ifade özgürlüğünün amacı ile bağdaşmadığı ifade edilmiştir (Scharsach ve News Verlagsgesellschaft GmbH/Avusturya, 39394/98, 13.02/2004).
AİHM, Kasabova/Bulgaristan davasında, bir hakaret davası sanığının, ispat yükünü yerine getirirken, bir beyanın doğruluğunu kanıtlayan savcı gibi hareket etmesinin beklenmemesi gerektiğini ortaya koymuştur: “Nihai bir mahkumiyet kararı prensip olarak bir kişinin suç işlemiş olduğuna dair yadsınamaz bir kanıt oluşturur. Bununla birlikte, 6. maddenin 2. fıkrasında yer alan masumiyet karinesinin gereksinimleri göz önüne alınsa bile, hakaret davalarında suç teşkil eden davranış iddialarını kanıtlama biçimini bununla sınırlandırmak apaçık bir mantıksızlık olacaktır. Basında çıkan iddialar, ceza yargılamalarında öne sürülen iddialarla eşit mevkiye konulamazlar” (Kasabova/Bulgaristan, 22385/03, 19.07.2011).
Dalban/Romanya davasında, bir gazeteci, yolsuzluk ve kamu kaynaklarının kötü kullanımından dolayı devletin ileri gelenlerini suçlayan yazıları nedeniyle mahkum edilmiş, uyuşmazlık AİHM’e taşınmıştı. AİHM, basın özgürlüğünün aynı zamanda bir ölçüde abartmayı, hatta kışkırtmaya başvurmayı da içerdiğini, bir gazetecinin, doğruluğunu kanıtlamak koşuluyla eleştirel değer yargılarında bulunabileceği fikrinin kabul edilemeyeceğini vurgulamış, devletin ileri gelenlerinin görevlerinin ifasındaki tutum ve davranışlarına ilişkin yazılarda sunulan olaylar zincirinin tamamen yanlış olduğuna ve bu yazıların bir iftira/hakaret kampanyası başlatmak için tasarlandığına dair hiçbir kanıt bulunmadığını da gözeterek, başvurucunun ifade özgürlüğüne yapılan müdahaleyle AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir (Dalban/Romanya, 28114/95, 28.09.1999).
Gerçek dışı olgulara dayalı iddia olarak nitelenen açıklamalar bakımından AİHM, başvurucuların bu tür ifadelerin ortaya konulmasından ve yayımlanmasından sorumlu olup olmadıklarını ve bu tür bilgilerle diğer kişileri aldatmayı amaçlayıp amaçlamadıklarını dikkate almaktadır. AİHS’nin 10. maddesinin 2. fıkrası gereğince, başta basın ve yayın organları olmak üzere, ifade özgürlüğünü kullananların, bu özgürlüğü kullanırken, “görev ve sorumlulukları” da vardır ve AİHM’e göre, AİHS’nin 10. maddesinin basına tanıdığı güvence, gazetecilerin “iyi niyetli ve doğru olgular temelinde” hareket etmeleri ve gazetecilik etiğine uygun biçimde “doğru ve güvenilir” bilgi sunmaları koşuluna bağlıdır (Fatullayev/Azerbaycan, 40984/07, 22.04.2010).
Stoll/İsviçre davasına konu olayda, gazeteci olan başvurucu, Holokost mağdurlarının İsviçre’deki banka hesaplarında kalan paralarıyla ilgili zararlarının tazmini için Dünya Yahudi Kongresi ile İsviçre bankaları arasında yürütülen pazarlıklarla ilgili İsviçre Hükümeti’nin uygulayacağı stratejiyi gösteren ve İsviçre’nin Amerika büyükelçisine ait olan gizli bir raporun kopyasını kimliği belirlenemeyen bir kişiden almış ve bir Zürih pazar gazetesinde başvurucu tarafından kaleme alınan “Büyükelçi Jagmetti Yahudileri incitiyor” ve “Bornoz ve büyük nalınlı büyükelçi pot kırıyor” isimli iki tane makale yayımlanmıştır. Bir sonraki gün, bir Zürih günlük gazetesi, söz konusu stratejik belgeden geniş bölümler yayımlamış ve ondan sonra da başka bir gazetede aynı belgeden kesintiler yayımlanmıştır. Mahkeme başvurucuyu gizli resmi görüşmeleri yayımlamaktan para cezasına mahkum etmiştir. AİHM, makalelerin içeriklerinin çok kısa ve budanmış olduğunu, makalelerde büyükelçiye antisemit niyetler yakıştıran tarzda kelimeler kullanıldığını, sansasyonel başlıkları ile makalelerin sayfa düzenlerinin Holokost mağdurlarının paraları gibi önemli ve ciddi bir konuya yakışmadığını, makalelerin aynı zamanda açıklıktan uzak ve okuyucuları yanlış anlamalara düşürebilecek türden olduğunu, başvurucunun Holokost mağdurlarının paraları konusunun temelinde bulunan bir olay olan İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudi toplumuna karşı işlenmiş olan acımasızlıklarla ilgili olarak büyükelçinin istifasında da şüphesiz rol oynayan bir dedikodu yaydığını, bu koşullarda ve makalelerden birinin büyük tirajlı haftalık bir pazar gazetesinin ön sayfasında yayımlandığı dikkate alındığında, başvurucunun ilk hedefinin kamuoyunu herkesi ilgilendiren bir konuda bilgilendirmek değil, büyükelçinin raporunu gereksiz bir skandal konusu yapmak olduğunu, söz konusu makalelerin büyükelçinin kişiliği ve tavırları konusunda okuyucularda yanlış anlamalara yol açabilecek, kısa ve budanmış sunum şeklinin, AİHS’nin 10. maddesi tarafından korunan toplumsal tartışmaya katkısını önemli ölçüde düşürdüğünü belirterek gazetecinin cezalandırılmasını AİHS’e aykırı bulmamıştır (Stoll/İsviçre, 69698/01, 10.12.2007).
Ancak önemle vurgulamak gerekir ki, yasa dışı yöntemlerle kaydedilen ya da yasal olmayan yollarla ele geçirilen ses ya da görüntü kayıtlarının açığa çıkarılması ve/veya yayılması, tek başına ve her zaman ifade özgürlüğünün kullanılması için öngörülen sorumluluklara uygun davranılmadığını göstermez. Özellikle basının, başkalarının özel hayatlarına saygı gösterme ve itibarlarını koruma gibi çizilmiş sınırları aşmaması gerekmesine rağmen toplum ve devlet hayatını ilgilendiren meselelerde bilgi vermesi de demokrasinin düzgün bir şekilde işlemesinin sağlanmasına ilişkin temel görevi bağlamında bir zorunluluktur. Bir başka anlatımla halkın genelini ilgilendiren ve kamu yararı bulunan tüm olaylar hakkında, halkı objektif ve gerçekleri yansıtacak biçimde aydınlatma, çeşitli sorunlar üzerinde kamuoyunu düşünmeye çağıracak tarzda tartışmalar açma, onu toplumsal ve siyasal oluşumlar üzerinde doğru ve gerçeğe uygun bilgilerle donatma, yöneticileri eleştirme, uyarma ve bu yöntemlerle denetleme, içinde yaşadığı toplumun ve tüm insanlığın sorunları konusunda bireyi bilinçlendirme aynı zamanda basının görevlerindendir. Dolayısıyla gizli bir kaydın açığa çıkarılması ve/veya yayılması durumunda, kamu yararı, kişilik haklarının korunmasına kıyasla daha önemli ise, basın etiğine uygun tarzda davranılmış ve hukuka aykırı hareket edilmemiş olmak koşuluyla, ifade özgürlüğünün bir tezahürü olan basın özgürlüğü lehine tavır alınmalıdır.
Radio Twist A.S./Slovakya davasına konu olayda, radyo yayıncısı olan başvurucu Radio Twist, Adalet Bakanı ile Başbakan Yardımcısı arasındaki telefon görüşmesine ait kayıtları bir haber programında yayımlamaktan suçlu bulunmuştur. Haber programında, yayımlanan kayıtlarla birlikte bazı yorumlara da yer verilmiş ve söz konusu yorumlarda kayıtların en büyük ulusal sigorta şirketinin özelleştirilmesine ilişkin menfaati olan iki gurup arasındaki güç mücadelesine ilişkin olduğu belirtilmiştir. Adalet Bakanı, yasa dışı olmasına rağmen telefon görüşmesinin yayımlanmasının kişilik haklarına zarar verdiği iddiasıyla radyo yayıncısı aleyhine medeni dava açmıştır. Slovakya Mahkemesi, Radio Twist’in Adalet Bakanı’ndan yazılı olarak özür dilemesine ve özür metninin de on beş gün içinde radyodan yayımlanmasına karar vermiştir. Mahkeme, yayıncı şirketi de Adalet Bakanı’nın şeref ve itibarında meydana gelen ve maddi olmayan zararlar nedeniyle tazminat ödemeye mahkum etmiştir. Söz konusu mahkeme kararında, cezanın yasa dışı bir şekilde kayda alınan ve özel hayatının bir parçası olan telefon görüşmeleri yayımlanan Adalet Bakanı’nın kişisel haklarına yapılan gayrimeşru müdahalenin bir karşılığı olduğu belirtilmiştir. Buna karşın AİHM, Slovakya mahkemelerinin vardığı sonuca katılmamıştır. AİHM, hem telefon görüşmesinin ve haberin sunumu sırasında yapılan yorumların içeriğinin hem de bağlamının tamamen politik olduğuna ve politikacıların özel hayatları ile bir ilgisi bulunmadığına dikkat çekmiştir. Dahası AİHM’e göre Radio Twist tarafından sunulan haberin gerçek olmadığı veya tahrif edilmiş bilgi barındırdığı da ileri sürülmemiştir. AİHM, başvurucu şirketin, onun çalışanlarının veya temsilcilerinin bu kayıttan sorumlu olduğunun veya gazetecilerin bu kayıtları elde ederken ya da yayımlarken ceza hukukunu ihlal ettiğinin hiçbir aşamada iddia edilmediğini ve ilgili kayıtların ulusal düzeyde bir soruşturmaya konu edilmediğini de göz önünde bulundurmuştur. Devletin sahip olduğu şirketlerin yönetimi ve özelleştirilmesiyle ilgili sorunların kuşkuya yer bırakmayacak şekilde ve tanımı itibarıyla kamu yararına ilişkin olduğunu ifade eden AİHM, kayıtların yayımlanmasından sonra davacının Slovakya Anayasa Mahkemesine hakim olarak seçildiğini ve itibarının lekelenmiş görünmediğini de değerlendirmiştir. Sonuç olarak AİHM, üçüncü bir kişi tarafından elde edilmiş bir kaydı yayımlaması nedeniyle başvurucunun ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin gerekli olduğunun yeterince ikna edici bir şekilde ortaya konulamadığına ve AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir (Radio Twist A.S./Slovakya, 62202/00, 19.12.2006).
Basın ve yayın organlarının ifade özgürlüğü, içinde bulundukları konum, mesleki faaliyetleri ve görevleri nedeniyle kamuoyu tarafından tanınan kişilerin görüş ve davranışlarını tanıtmak ve yargılamak için en iyi araçlardan birisini sunmaktadır. Bu bağlamda gerek iç hukukumuzda gerek AİHM kararlarında, kamuya mal olmuş kişilere yönelik eleştirilerin izin verilen sınırlarının toplumda yer alan diğer vatandaşlara nazaran daha geniş olduğu kabul edilmektedir. Özellikle siyasetçilerin, hem halkın hem de gazetecilerin yakın denetimine açık olan kamuya mal olmuş kişi haline gelmeyi bilerek tercih ettikleri, bu nedenle de kendilerine yönelik eleştirileri anlayışla karşılamak ve eleştirilere daha geniş bir hoşgörü göstermek zorunda oldukları benimsenmektedir.
Dabrowski/Polonya davasında, bir gazeteci, yerel bir siyasetçi ile ilgili devam etmekte olan ceza yargılamasına dair yazdığı yazıların gazetede yayımlanmasından sonra hakaret suçundan mahkum olmuştur. Başvuran, hakaret ettiği iddia edilen Belediye Başkanı’nın hırsızlık suçundan cezalandırılmasının ardından onu “Soyguncu Belediye Başkanı” olarak tanımlamıştır. AİHM, bu başvuruda, AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine karar verirken, gazetecinin bir dereceye kadar abartma hakkına sahip olmasına ve Belediye Başkanı’nın kamuya mal olmuş bir kişi olarak bazıları olgusal temelden yoksun olmayan değer yargısı olarak değerlendirilebilecek eleştirilere karşı daha fazla hoşgörü göstermek zorunda olmasına özel bir ağırlık vermiştir (Dabrowski/Polonya, 18235/02, 19.12.2006).
Lingens/Avusturya davasına konu olan olayda, Avusturya’da 1975 yılında yapılan seçimlerden sonra, bir gazeteci olan başvuran Lingens, geçmişinde Nazi faaliyetleri bulunan bir siyasetçi ile koalisyon kuracağını açıklayan Federal Şansölye Bruno Kereiski’yi eleştiren yazılarında, “ahlaksızca”, “yüz kızartıcı”, “en adi türden fırsatçılık” ifadelerine yer vermiştir. Başvuranın para cezasına mahkum olduğu bu davada AİHM, politikacıların kendilerine yöneltilen ağır eleştirilere tahammül etmek durumunda olduğunu vurgulamış ve ifade özgürlüğünün ihlal edildiği sonucuna varmıştır. AİHM, siyasetçilerin eleştirilere diğer kişilerden daha fazla hoşgörü göstermesi gerektiği ilkesine dayanmış ve mahkumiyetin ifade özgürlüğüne orantısız bir müdahale oluşturduğuna hükmetmiştir. Hararetli siyasi tartışmaların yaşandığı bir arka plan ışığında, başvurucunun açıklamaları, saldırgan olmakla birlikte hakaret niteliğinde görülmemiştir (Lingens/Avusturya, 9815/82, 08.07.1986).
Oberschlick/Avusturya davasına konu olayda, gazeteci olan başvurucu, Avusturya Özgürlük Partisi Başkanı Jörg Haider’in yaptığı bir konuşma üzerine onun hakkında yazdığı “Nazi Değil, Geri Zekalı” başlıklı ve “Nazi olarak adlandırıl­mak Haider için bir avantajdır; o Nazi değil, bir geri zekalıdır” ibarelerini içeren yazısı nedeniyle hakaret suçundan mahkum olmuş, AİHM mahkumiyetin ifade özgürlüğüne orantısız bir müdahale oluşturduğuna karar vermiştir. AİHM’e göre, “geri zekalı” sözcüğünün polemik yaratıcı ve hakkında kullanı­lan kişiyi incitici nitelikte olduğu tartışmasızdır. Ancak, sırf bu sözcüğün kullanılmış olmasından dolayı mahkumiyet kararı verilmesi yanlıştır. Bu sözcük yazının bütünü içinde değerlendirilmeli ve yazarın yazısında bu sözcüğe yer vermesinin amacı araştırılmalıdır. Söz konusu konuşmasında Haider, İkinci Dünya Savaşı’na katılan asker kuşağını yüceltip Alman ordusunda olanlar da dahil olmak üzere tüm askerlerin barış ve özgürlük için savaştıklarını, yalnızca o savaşa katılarak yaşamlarını tehlikeye atanların günümüzde ifade öz­gürlüğünden yararlanma hakkı olduğunu ileri sürmüştür. Gazeteci, yazısında, bu konuşmadaki mantık hatalarına dikkat çekmiştir. Haider’in mantığıyla, bugünkü Avusturyalı­ların çok büyük çoğunluğunun ve bizzat Haider’in kendisinin, İkinci Dünya Savaşı’na katılmadığı için, ifade özgürlüğünden yararlanamaması gerekir. Dolayısıyla gazeteci, “Böyle mantıksız konuşan bir kişi bence geri zekalıdır.” demek istemiştir. Sonuç olarak AİHM, bir bütün olarak ifadenin kullanıldığı bağlamın ve ortamın önemine vurgu yaparak, politikacının kışkırtmasına cevap olarak kullanılan “geri zekalı” sözcüğünü, keyfi bir kişisel saldırı değil, ifade özgürlüğü kapsamında korunması gereken bir görüş ve değer yargısı olarak kabul etmiştir (Oberschlick/Avusturya-No:2, 20834/92, 01.07.1997).
Eon/Fransa davasında AİHM, bir siyasi eylemcinin, 2008 yılında, Fransa Cumhurbaşkanı’nın ziyareti sırasında, Cumhurbaşkanı korteji geçmek üzereyken, üzerinde “Defol git, salak herif” yazılı bir pankart açarak Fransa Cumhurbaşkanı’na hakaret etmekten hüküm giymesini incelemiştir. AİHM, yerginin, pek çok kez, özünde var olan abartma ve saptırma vasıfları yoluyla doğal olarak kışkırtmayı ve galeyana getirmeyi amaçlayan bir sanatsal ifade ve toplumsal eleştiri biçimi olduğunu belirttikten sonra, ceza verilmesinin, güncel konular hakkında yergi niteliğinde ortaya konulan ifade biçimleri üzerinde bir soğutma etkisi yapmasının mümkün olduğunu ifade etmiştir. Bu tür ifade biçimlerinin kendisi, kamu menfaatini ilgilendiren sorunların serbestçe tartışılmasında oldukça önemli bir rol oynayabilmektedir ki serbest tartışma olmadan demokratik toplum mümkün olamaz (Eon/Fransa, 26118/10, 14.03.2013).
Bu konuda AİHM’in 2012 yılında vermiş olduğu Tuşalp/Türkiye davasına ilişkin karar, ülkemiz açısından önem taşımaktadır. Gazeteci olan başvurucunun, “İstikrar” ve “Geçmiş Olsun” başlıklı iki makaleden dolayı Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’na tazminat ödemesine karar verilen olayda, basının demokratik toplumdaki vazgeçilmez işlevine atıfta bulunan AİHM, basın özgürlüğünün aynı zamanda bir derece abartı ve hatta tahrik içerdiğini, makalelerdeki bazı ifadelerin provokatif, kaba, saldırgan diye sınıflandırılabileceği varsayılsa bile, bu ifadelerin, halkın halihazırda bildiği bazı gerçekler, olaylar ve gelişmeler ile ilgili değer yargıları olup, yeterli bir gerçek zemine dayandığını, başvurucunun güncel olaylar ile ilgili görüşlerini, yorumlarını, bazı üst düzey yetkililer ve tanınmış kişilerle ilgili kanuna aykırı davranış ve yolsuzluk iddiaları ile Başbakan’ın çeşitli olay ve gelişmeler karşısındaki agresif tutumu iddialarını içeren makalelerindeki ifadelerin, kendi bağlamı ve ifade ediliş şekilleri içerisinde değerlendirildiğinde, başvuru sahibinin iyiniyetle hareket etmediğine ve yayımlanan makalelerin Başbakan’ın siyasi kariyeri, profesyonel ya da özel hayatı üzerinde bir etkisi olduğuna dair hiçbir bulgu bulunmadığı da gözetildiğinde, “haksız bir kişisel saldırı”, “ahlaksız aşağılama” kapsamına girmediğini, eleştiri sınırının siyasiler için sıradan bir şahsa kıyasla daha geniş olduğunu belirtmiş, Başbakan’ın kişisel haklarını, başvuru sahibinin haklarının ve halkı ilgilendiren konularda basın özgürlüğünün üzerinde tutmak için ikna edici acil bir toplumsal ihtiyaç ortaya konulamaması nedeniyle başkalarının hak ve itibarının korunması adına başvurucunun ifade özgürlüğünün kısıtlanmasını demokratik toplumda gereksiz bir uygulama olarak tanımlamış ve AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine hükmetmiştir (Tuşalp/Türkiye, 32131/08 ve 41617/08, 21.02.2012).
Casttells/İspanya davasında ise AİHM, hükümeti eleştirmenin hoşgörülebilir sınırlarının, şahısları ve hatta siyasetçileri eleştirmenin sınırlarından daha geniş olduğunu vurgulamıştır. AİHM’e göre demokratik bir sistemde hükümetin eylemleri ve ihmalleri sadece yasama ve yargılama organlarının degil, basının ve kamuoyunun da denetimine tabidir (Castells/İspanya, 11798/85, 23.04.1992).
Bununla beraber Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakanlar, milletvekilleri, politikacılar, bürokratlar, diplomatlar, bilim adamları, sanatçılar, sporcular gibi kamuoyu tarafından tanınan kişilere yönelik eleştirilerin izin verilen sınırlarının, toplumda yer alan diğer kişilere oranla daha geniş olmasının, bu kişilerin özel hayatlarına, onur, şeref ve saygınlıklarına ağır ve haksız saldırılarda bulunulabileceği anlamına gelmediği de gerek iç hukukumuzda gerek AİHM kararlarında yerleşmiş bir ilkedir. Buna göre ifadenin muhatabının konumu, ifadeyi kullananlar açısından sınırsız bir ifade özgürlüğü alanı bahşetmez. Bu nedenle demokratik toplumların çoğunda; ifade özgürlüğü kalkanı arkasına gizlenerek, kişileri yalnızca karalamak, aşağılamak, asılsız suçlamalarda bulunmak, kişilerin özel hayatlarına ölçüsüz saldırıda bulunmak gibi ifade özgürlüğü hakkının açıkça kötüye kullanıldığı durumlar, hukuken korunmamaktadır. Bu anlamda; iftira, küfür, onur, şeref ve saygınlığı zedeleyici keyfi söz ve beyanlar ile özel hayata ve hayatın gizli alanına karşı saldırılar, müstehcen içerikli söz, yazı, resim ve açıklamalar, savaş kışkırtıcılığı, hukuk düzenini cebir yoluyla değiştirmeyi hedefleyen, nefret, ayrımcılık, düşmanlık ve şiddet yaratmaya yönelik olan ifadeler, ifade özgürlüğü kapsamı dışında değerlendirilebilmektedir.
Lindon, Otchakovsky-Laurens ve July/Fransa davasında, birinci başvurucuların yazarı ve editörü olduğu gerçek olaylardan esinlenen kurgusal bir romanda, farklı pasajlarda, kurucusu ve başkanı olduğu aşırı sağcı parti ile birlikte ismi verilen Jean-Marie Le Pen, “katiller çetesinin lideri” ve “seçmenlerinin öfkesinden ve bazen de kanlarından beslenen bir vampir” olarak tanıtılmakta, mafya lideri olarak bilinen “Al Capone”ye benzetilmekte, kurgu ürünü bir şahıs tarafından işlenen cinayetin onun tarafından “tavsiye edildiği” belirtilmekteydi. Ulusal mahkemeler, sadece kurgudan ibaret olmayıp gerçek olay ve şahsiyetlerin de kullanıldığı romanda, Jean-Marie Le Pen’in, kimliği açıklanarak ve gerçek olmayan olaylar kendisine isnat edilerek hedef haline getirilip, onu yaralama amacı taşıyan, kin ve şiddeti körükleyen ifadeler kullanılması nedeniyle başvurucuları hakaret suçundan mahkum ederek para cezasına çarptırmışlardı. AİHM, tanınmış bir siyasi şahsiyetin kurgu bir eserde dahi olsa bu denli ağır biçimde eleştirilmesinin bu gibi konularda izin verilen sınırların dışına taşmış olduğuna ve Fransız mahkemelerinin doğru kriteri uygulamış olduğuna kanaat getirmiştir. AİHM’e göre, siyasi tartışmaların içerisindeki kişilerin bu mücadeleyi ölçülü ve uygun bir şekilde yürütmesi gerekmekteydi ve siyasi bir şahsiyetin itibarı, tartışmalı dahi olsa, AİHS kapsamında korunmayı hak ediyordu (Lindon, Otchakovsky-Laurens ve July/Fransa, 21279/02 ve 36448/02, 22.10.2007).
Pakdemirli/Türkiye davasında ise, milletvekili ve bir partinin genel başkan yardımcısı olan başvurucu, bir basın toplantısında, Cumhurbaşkanı’na yönelik olarak “yalancı”, “iftiracı”, “Çankaya’nın şişmanı”, “dar kafalı”, “lastikleri patlasın”, “öbür dünyaya gidince Allah affetmez” sözlerini kullanmıştır. AİHM, siyasetçilere yönelik eleştirilerin izin verilen sınırlarının toplumda yer alan diğer vatandaşlara göre daha geniş olduğunu, bir siyasetçinin özellikle de kendisi eleştiriye yol açabilecek halka açık konuşmalar yaptığı zaman daha fazla hoşgörü göstermesi gerektiğini, siyasetçilerin de -özel yaşam alanı dışında dahi- şeref ve itibarını koruma haklarının bulunduğunu; ancak, bu koruma ile siyasi sorunların özgürce tartışılmasının getirdiği yararlar arasında denge sağlanmasını gerektiğini vurgulamakla birlikte, başvurucunun sözlerini, siyasi bir eleştiri olmaktan çok bir hakaret ve beddua tufanı olarak kabul etmiş, polemik gibi görünen ve belli ölçüde asılsız bir kişisel saldırı içeren bu sözlerin, ilgili kişiler ve konuşmanın çerçevesi politik alanda yer alsa bile, siyasi bir tartışma içindeki bir görüş kapsamında değerlendirilmesinin güç olduğunu ifade etmiş, başvuranın tazminat ödemeye mahkum edilmesinin “kanunla öngörüldüğü” ve AİHS’nin 10/2. madde ve fıkrası uyarınca “meşru bir amaç” güttüğü kanaatine varmıştır. Bununla birlikte Cumhurbaşkanı’nın kişiliğine yönelik zarardan ziyade statüsünün aşırı ölçüde korunması yoluyla ve başvuranın düşüncelerini açıklayarak demokratik sürece katkıda bulunma iradesi üzerinde caydırıcı etki doğurabilecek şekilde çok yüksek miktarda tazminata hükmedilmesi ve tazminatın adeta cezaya dönüştürülmesi nedeniyle AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine karar verilmiştir (Pakdemirli/Türkiye, 35839/97, 22.02.2005).
Bütün bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
İncelenen dosyada; sanık …’ın, 5187 sayılı Basın Kanunu’nun “Cezai sorumluluk” başlığını taşıyan 11. maddesinin 3. fıkrası uyarınca sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkili konumunda olduğu ve kurucu genel yayın yönetmeni olarak görev yaptığı Yurt gazetesinin 10.01.2014 tarihli nüshasının 10 ve 11. sayfalarında, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın “SAĞLAM İRADE” yazısının yanında görüntülenmiş fotoğrafı ile birlikte ve aynı şekilde http://www.yurtgazetesi.com.tr isimli internet sitesinde, “SAĞLAM İRADE, MÜTHİŞ PİŞKİNLİK!” başlığı ve “UCU ERDOĞAN’A ULAŞINCA”; “1 Savcıları budadı Emniyet’i biçti”, “2 İkinci dalgayı ENGELLEDİ”, “3 Yönetmelik tasması geçirdi”, “4 Kendi HSYK’sı HEDEFİ OLDU”, “5 Artık guguk devletiyiz!” ara başlıkları ile yayımlanan, eser sahibi belli olmayan haber nedeniyle sanığın Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olan …’a yönelik olarak zincirleme şekilde ve alenen hakaret suçunu işlediği iddia edilmiştir.
İddiaya konu haber yayımlanmadan önce, basın ve yayın organlarında “17-25 Aralık Operasyonu” olarak isimlendirilen ve ülke gündemini uzun süre meşgul eden bir dizi olay yaşanmıştır. 17.12.2013 ve 25.12.2013 tarihlerinde, İstanbul Cumhuriyet Savcılığının talimatıyla aralarında siyasiler ve iş adamları gibi tanınmış kişilerin de bulunduğu pek çok kişi gözaltına alınmıştır. Gözaltına alınan kişilere rüşvet, görevi kötüye kullanma, ihaleye fesat karıştırma ve kaçakçılık gibi suçlamalar yöneltilmiştir. Ayrıca bu dönemde, aralarında Başbakan ve bazı bakanların olduğu birçok hükümet yetkilisine, bürokrata ve iş adamına ait olduğu iddia edilen ses kayıtları internet ortamında yayımlanmıştır. Hükümet ise yaşananları adli soruşturma kılıfına dayanılarak ve hukuk alet edilerek siyasal iktidarı düşürmeye yönelik bir operasyon olarak nitelendirmiş ve bu operasyonun devlet içinde örgütlenmiş, devletin olanaklarını kullanarak siyaseti dizayn etmeye çalışan Fetullah Gülen’in liderliğini yaptığı gizli bir yapılanma tarafından yürütüldüğünü ifade etmiştir. Hükümet tarafından devleti ele geçirmek isteyen bir paralel yapıya vurgu yapılmış, bu yapı ile bağlantılı olduğu değerlendirilen çok sayıda bürokrat görevden alınmış, bu yapıyla mücadele etmek için bazı düzenlemeler yürürlüğe konulmuştur. Bu tarihten sonra Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) olarak tanımlanan bu yapılanmaya karşı çok sayıda adli soruşturma başlatılmıştır.
İşte iddiaya konu haber, 17-25 Aralık soruşturmalarının ardından siyasal alanda sert tartışmaların başladığı ve ülkenin 30 Mart 2014 tarihinde yapılacak olan mahalli idareler genel seçimlerine odaklandığı bu süreç içerisinde yayımlanmıştır.
İddiaya konu habere ilişkin Yurt isimli günlük gazetenin kurucu genel yayın yönetmeni olarak görev yapan sanık, daha önce de benzer haberlerin yayımlandığını ve kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla hareket ettiklerini beyanla üzerine atılı suçu kabul etmemiş; sanık müdafii tarafından aynı konuların ele alındığı diğer basın ve yayın organlarında yayımlanan haberlerle iddialara ilişkin bazı belgeler örnek olarak dosyaya sunulmuştur.
Yapılan yargılama sonunda, yerel mahkemece; “…Sonuçta basının kamuoyu adına siyasi kişilikleri bu yönüyle eleştiri hakkı ve bunu gerektiğinde sert bir üslupla yerine getirme hakkı mevcut olmakla birlikte somut davada birden çok husus bir araya getirilerek müdahilin tüm siyasi kişiliğinin ve gücünün yolsuzluğun kendisine ucunun dokunması üzerine bu durumu bertaraf etmek için tüm demokratik sınırları aşarak tek başına düzenlemeler yapmaya çalışmakla itham edilmesi bu eleştiri sınırının aşıldığı yolundaki tespit haline gelmiş ve bu nedenle davadaki suçlamalarda hakaret suçunun unsurlarının oluştuğu değerlendirilmiştir…” biçimindeki gerekçelerle sanığın Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’na yönelik olarak alenen ve kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçunu işlediği kabul edilmiştir.
Bu tespitlere göre, “Sağlam İrade, Müthiş Pişkinlik!” başlıklı haber incelendiğinde; iddiaya konu haberin yayımlandığı tarihte güncel olduğu, halkın halihazırda bildiği 17-25 Aralık 2013 tarihinde yapılan operasyonlarla bu operasyonların ardından yaşanan gelişmelere ilişkin haberin yeterli düzeyde olgusal temele dayandığı, haberin başlığı ve ara başlıkları ile haberde yer alan bazı ifadelerin rahatsız edici, kışkırtıcı ve hatta bir kısmının suçlayıcı olduğu değerlendirilebilir ise de, gazetecilerin, tamamen temelden yoksun olmamak koşuluyla; nezaket sınırlarını aşan, polemik yaratan, provokatif, saldırgan, sert ifadeleri, gazeteci tekniği gereği sansasyonel/çarpıcı başlıkları kullanma hakkına sahip oldukları gözetildiğinde, kendi bağlamı ve ifade ediliş şekilleri içerisinde de dikkate alındığında, haberdeki bu ifadelerin, Başbakan olan katılana yönelik gerçekliği kanıtlanabilir olgu isnadı, katılanın onur, şeref ve saygınlığını rencide etmeyi amaçlayan keyfi bir kişisel saldırı değil, yolsuzluk, rüşvet, yargıya müdahale iddiaları gibi kamu yararı bulunan ve toplumu yakından ilgilendiren konularla ilgili daha önce de bazı siyasetçiler, gazeteciler ve halkın bir kısmı tarafından dile getirilen görüş, yorum ve eleştiri niteliğindeki değer yargılarından ibaret olduğu, sanığın, söz konusu haberle okuyucuları aldatmak, özellikle de 30 Mart 2014 tarihinde yapılacak olan mahalli idareler genel seçimlerinden önce katılan hakkında karalama kampanyası başlatmak amacıyla kötüniyetle hareket ettiğine ve günlük gazetede yayımlanan bu haberin halen Cumhurbaşkanı olan katılanın siyasi kariyerine ya da özel hayatına olumsuz etkisi olduğuna dair dosya kapsamında hiçbir delil bulunmadığı da göz önüne alındığında, konumu ve görevi nedeniyle muhalif görüşlere, farklı bakış açılarına ve ağır eleştirilere daha geniş bir hoşgörü göstermek zorunda olan katılana karşı hakaret suçunun unsurlarının oluşmadığı, aksi düşüncenin, hakaret suçu ile korunmak istenen değeri ölçüsüz bir şekilde genişletmek ve ifade özgürlüğünü ön plana çıkaran evrensel hukuk düşüncesiyle bağdaşmayan bir yorum anlamına gelebileceği kabul edilmiştir.
Açıklanan gerekçelerle; haberdeki ifadelerin, kullanıldığı zaman ve ifade ediliş şekli göz önüne alındığında, açıkça katılanın onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmaması nedeniyle sanık hakkında beraat kararı verilmesi gerekirken, yasal ve yeterli olmayan gerekçelerle yazılı şekilde mahkumiyet hükmü kurulması,
2- Kabul ve uygulamaya göre de:
a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçunda temel cezanın doğrudan TCK’nın 125/3-a madde, fıkra ve bendi gereğince tayin edilmesi gerektiği gözetilmeksizin, aynı Kanun’un 125/1-2. madde ve fıkraları uyarınca temel ceza belirlenip, daha sonra artırım yapılması,
b) Suç oluşturduğu kabul edilen haber hem gazetede hem de internet sitesinde ayrı ayrı yayımlanmış ve iddianamede talep edilmiş olmasına rağmen TCK’nın 43/1. madde ve fıkrasındaki zincirleme suç hükmünün tartışılmaması,
c) Sanık hakkında takdir edilen gün adli para cezasının miktarı belirlenirken, TCK’nın 52/2. madde ve fıkrası yerine, uygulama alanı bulunmayan aynı Kanun’un 50/1-a madde, fıkra ve bendinin yazılması suretiyle CMK’nın 232/6. maddesine aykırı hareket edilmesi,
d) Dosyada mevcut 11.07.2011 tarihli vekaletname içeriğine göre, davadan feragata yetkili olan katılan vekilinin, 03.08.2016 hakim havale tarihli dilekçesi ile katılan adına davadan feragat ettiklerini belirtmiş olması karşısında, CMK’nın 243. maddesi gereğince katılmanın hükümsüz kalması ve katılan lehine vekalet ücretine hükmedilmesi nedeniyle bu hususun yeniden değerlendirilmesi amacıyla hükmün bozulmasında zorunluluk bulunması,
Bozmayı gerektirmiş olup, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükmün bu nedenlerle 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen uygulanmakta olan 1412 sayılı CMUK’un 321. maddesi gereğince isteme uygun olarak BOZULMASINA, aynı Kanun’un 326/son maddesi uyarınca ceza miktarı yönünden sanığın kazanılmış hakkının saklı tutulmasına, 28.02.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Eşinin Maaşını Beğenmeyen Kadın Boşanmada Ağır Kusurlu Sayıldı

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi         2020/2911 E.  ,  2020/4577 K.

MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 28. Hukuk Dairesi
DAVA TÜRÜ :Karşılıklı Boşanma

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davalı-davacı erkek tarafından kadının davasının kabulü, kusur belirlemesi, tazminat taleplerinin reddi ile kadın lehine hükmedilen nafakalar yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, erkeğin aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.
2-İlk derece mahkemesince taraflarca karşılıklı olarak açılan evlilik birliğinin sarsılması hukuki sebebine dayalı boşanma davasında boşanmaya sebep olan olaylarda davacı kadının tam kusurlu olduğu gerekçesiyle kadının davasının reddine, erkeğin davasının kabulüne ve tarafların boşanmalarına karar verilmiş, taraflarca istinaf kanun yoluna başvurulması üzerine bölge adliye mahkemesince dosya üzerinden yapılan inceleme sonucunda evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına neden olan olaylarda kadının güven sarsıcı davranışlarda bulunduğu, erkeğe sen yeterli para kazanamıyorsun diyerek erkeği aşağıladığı, hor gördüğü, erkeğin de kadına fiziksel şiddet uyguladığı ve kadını kapıcılık yapmaya zorladığı, bu nedenle tarafların eşit kusurlu oldukları kabul edilmiş ise de; yapılan yargılama ve toplanan delillerden, erkeğe kusur olarak yüklenen fiziksel şiddet vakıasından sonra tarafların barıştıkları ve evlilik birliğinin devam ettiği anlaşılmakta olup bu vakıanın erkeğe kusur olarak yüklenemeyeceği, bununla birlikte davacı-davalı kadının birden fazla erkekle güven sarsıcı davranışlarda bulunduğu, yeterli para kazanamadığını söyleyerek erkeği aşağıladığı, hor gördüğü, davalı-davacı erkeğin ise kadını kapıcılık yapmaya zorladığı anlaşılmaktadır. Tarafların kusurlu davranışları dikkate alındığında, evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına sebep olan olaylarda kadının erkeğe göre daha ağır kusurlu olduğunun kabulü gerekir. Bölge Adliye Mahkemesince yanılgılı değerlendirme sonucu tarafların eşit kusurlu kabulü doğru görülmemiş ve bozmayı gerektirmiştir.
3-Yukarıda (2.) bentte açıklandığı üzere boşanmaya sebebiyet veren vakıalarda davacı-davalı kadın ağır kusurludur. Ağır kusurlu eş yararına yoksulluk nafakası (TMK m. 175) hükmedilemez. O halde kadının yoksulluk nafakası talebinin reddine karar vermek gerekirken, yazılı şekilde kabulüne karar verilmesi doğru olmamış ve bozmayı gerektirmiştir.
4- Yukarıda 2. bentte açıklandığı üzere boşanmaya sebebiyet veren vakıalarda kadın daha ağır kusurludur. Gerçekleşen kusurlu davranışlar aynı zamanda erkeğin kişilik haklarına saldırı teşkil eder niteliktedir. Davalı-davacı erkek yararına TMK m. 174/1-2 koşulları oluşmuştur. O halde davalı-davacı erkek lehine tarafların sosyal ve ekonomik durumları, kusurun ağırlığı ve hakkaniyet ilkesi (TMK m. 4, TBK m. 50 ve 51) dikkate alınarak uygun miktarda maddi ve manevi tazminat takdir edilmesi gerekirken yanılgılı kusur belirlemesine bağlı olarak erkeğin maddi ve manevi tazminat isteklerinin reddi doğru görülmemiş ve bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda 2., 3. ve 4. bentlerde gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerin yukarıda l. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, dosyanın ilgili bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oybirliğiyle karar verildi. 12.10.2020 (Pzt.)

“Avukatlık Sanatı” Programı Başladı

2019 yılı verilerine göre Türkiye’deki avukat sayısı 145.000’i, hukuk okuyan öğrenci sayısı ise 80.000’i geçmiş durumda. Sadece İstanbul Barosuna 2019 yılında kayıt olan avukat sayısı 5.000’e yakın. 2024 yılında beklenen avukat nüfusu 220.000 olarak belirlendi.

Bu açıdan bakıldığında, 10-15 yıl öncesinde stajyerler ile yeni mesleğe başlayan meslektaşlar, usta-çırak ilişkisi çerçevesinde mesleki tecrübe kazanacakları avukatların yanında çalışıp, avukatlık mesleğini öğrenebiliyorken, artan sayı karşısında şimdiki genç meslektaşlar ve adaylar ne çalışacak bir yer bulabiliyorlar, ne de staj yapacak bir büro, hatta kağıt üzerinde dahi stajını onaylatacak büro bulmakta zorlanıyorlar.

Bu nedenle 2019 yılında haftanın bir günü ofisimde, bir günü ise adliyede olmak üzere alternatif bir staj eğitim programı başlatmıştım. Bu programda genç meslektaş adaylarına Avukatlık Mesleğinin nasıl yapılması gerektiğini, etik kuralları, müvekkil ilişkilerini, ikna psikolojisini, ofis düzeni ve büro yönetimini, ücret politikasını, ne zaman ve nasıl büro açılması gerektiğini, bağlı çalışma-serbest çalışma avantaj ve dezavantajlarını anlatıp elimden geldiğince yol gösterici olmaya çalışmıştım.

Pandemi nedeniyle ara vermek zorunda kaldığım programı, Avukat Hakları Grubu‘nun desteğiyle ve yayın ortağım Av. Halime Albayrak Akdevici’nin de katkısı ile online platforma taşıma kararı aldık. Youtube, Twitter, Facebook, İnstagram vb platformalardan canlı yayınlanan programımızda; her hafta “Usta – Öğretici Avukat” olarak bildiğimiz meslek büyüklerimizi davet ederek gençlere bir yol gösterici ile meslek hayatında nasıl yol alabileceklerini öğretmeye, göstermeye çalışıyoruz.

İlk programımızı benim mesleğe başlarken rol model olarak kabul ettiğim, gençlere bilgilerini paylaşma konusunda çok cömert olan Av. Mehmet Gün ile yaptık. Çok verimli ve güzel geçen programın izlenme sayısı da bizi çok mutlu etti. Gençlerin bu konudaki talebini çok iyi fark ettik ve bundan sonra her hafta bir “Usta – Öğretici Avukat” eşliğinde gençlere ışık olmaya ve yol göstermeye devam edeceğiz.

Programı beğenir ve devamının gelmesini isterseniz bizlere yorum bırakarak hangi soruların sorulmasını istediğinizi, kimleri programda konuk olarak görmek istediğinizi iletebilirsiniz.

Sevgilerle,

Av. Akın CEYLAN

×