İŞ KAZASI – YETKİLİ MAHKEME – DAVACININ YERLEŞİM YERİ


ÖZET: İş kazası nedeniyle açılan maddi ve manevi tazminat davalarında, davacının yerleşim yeri mahkemesi de yetkilidir.
Yargıtay 21. Hukuk Dairesi 2014/11828Esas 2014/17436 Karar


Dava, iş kazası nedeniyle maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, yetkisizlik kararı verilerek dava dosyasının davalı şirketin yerleşim yeri olan Çekmeköy/İstanbul adresi itibariyle İstanbul Anadolu Nöbetçi İş Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir.
Uyuşmazlık, yetkili mahkemenin belirlenmesi noktasında toplanmaktadır. 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 447/2.maddesine göre “Mevzuatta, yürürlükten kaldırılan 18.06.1927 tarihli ve 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununa yapılan yollamalar, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun bu hükümlerin karşılığını oluşturan maddelerine yapılmış sayılır.” hükmü gereğince uyuşmazlığın 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 5 ve 15.maddeleri ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yetkiye ilişkin hükümleri doğrultusunda çözüme kavuşturulması gerekir.
HMK’nın “Genel Kural” başlıklı 5.maddesine göre mahkemelerin yetkisi, diğer kanunlarda yer alan yetkiye ilişkin hükümler saklı kalmak üzere, bu Kanundaki hükümlere tabidir. Yetkiye ilişkin hükümleri saklı tutulan Kanunlardan birisi de 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’dur.

5521 Sayılı Kanun’’un 5.maddesinde “İş Mahkemelerinde açılacak her dava, açıldığı tarihte dava olunanın Türk Medeni Kanunu gereğince ikametgahı sayılan yer mahkemesinde bakılabileceği gibi işçinin işini yaptığı işyeri için yetkili mahkemede de bakılabilir. Bunlara aykırı sözleşmeler muteber sayılmaz.” Hükmü yer almaktadır. Kanun’un 15.maddesinde ise bu Kanunda sarahat bulunmayan hallerde Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümlerinin uygulanacağı bildirilmiştir. Genel yetki kuralı dışında düzenleme öngörülmemiş olması karşısında, HMK’da yer verilen özel yetkiye ilişkin düzenlemelerin İş Mahkemelerinin yetkisinin belirlenmesinde dikkate alınması gerekmektedir.

HMK’nın “Haksız Fiilden Doğan Davalarda Yetki” başlıklı 16.maddesine göre haksız fiilden doğan davalarda, haksız fiilin işlendiği veya zararın meydana geldiği yahut gelme ihtimalinin bulunduğu yer ya da zarar görenin yerleşim yeri mahkemesi de yetkilidir. 5521 Sayılı Kanun’’un 5.maddesinde, bu maddeye aykırı sözleşmenin muteber olmadığı belirtilmek suretiyle yetkinin kesin ve kamu düzenine ilişkin olduğu belirtilmiş ise olmadığı belirtilmek suretiyle yetkinin kesin ve kamu düzenine ilişkin olduğu belirtilmiş ise de iş kazasından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkin davalarda HMK’nın 16.maddesinin uygulanma yeri olup olmadığının tartışılması gerekmektedir.

İş Hukuku Yargılama Kurallarının, İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Mevzuatının temel prensibi olan “işçinin korunması temel ilkesi”ne uygun düşecek biçimde yorumlanması Anayasa’nın 2.maddesinde tanımını bulan Sosyal Hukuk Devleti’nin gereğidir. 5521 sayılı Kanun’un 5.maddesinde yer alan yetki kuralı ve sözleşme yasağı; işçilerin çalışmalarından doğan alacak ve tazminat haklarını en az giderle ve mümkün olan süratle elde etmelerine ve sözleşmelere işçi aleyhine yetki kuralı konulmasına engel olmaya yönelik olup diğer yasalar ile işçiler yararına getirilen düzenlemelerin uygulanmasına engel olacak biçimde veya genele yönelik getirilen bir hakkın işçiler yönünden uygulanma imkanını ortadan kaldıracak biçimde dar yorumlanması doğru değildir.
1086 sayılı HUMK’un 21.maddesinde yer almayan ve zarar görene haksız fiilden doğan davasını zararın meydana geldiği yahut gelme ihtimalinin bulunduğu yer ya da yerleşim yeri mahkemesinde açma imkanı veren HMK’nın 16.maddesi 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe girmiş olup önceden planlaması veya iradesi olmaksızın zarara uğrayan mağdurun kendi yerleşim yeri mahkemesinde dava açmak suretiyle hak araması kolaylaştırılmak istenmiştir.
İş Mahkemelerinde açılacak davalarda özel Kanun niteliğindeki 5521 Sayılı Kanun’’un yetkiye ilişkin hükümlerinin uygulanma önceliği bulunmakta ise de; yine aynı Kanun’un 15.maddesine göre bu Kanunda hüküm bulunmayan hallerde uygulanma yeri olan ve genel Kanun niteliğinde bulunan 6100 sayılı HMK’nın 16. maddesi ile sonradan getirilen ve 01.10.2011 tarihinden itibaren haksız fiil sonucu zarara uğrayanlara haksız fiilden kaynaklanan davalarını yerleşim yeri mahkemelerinde açma imkanı tanıyan hükmün; özel Kanun ile getirilen seçimlik yetkiyi Sosyal Hukuk Devleti’nin gereklerine ve “işçinin korunması temel ilkesi” ne uygun ve karşılaştırmalı hukuktaki benzerlerinde olduğu gibi işçi yararına genişlettiği kabul edilerek HMK’nın 16. maddesinin, 5521 Sayılı Kanun’’un 5.maddesi ile tanınan seçimlik yetki kuralının yanında (ilaveten) uygulanması gerektiği kabul edilmelidir.
Somut olayda, davacının yerleşim yeri Akdeniz/Mersin olduğundan davacının seçimlik hakkını HMK’nın 16.maddesine göre yerleşim yerinin yargı çevresi olarak bağlı bulunduğu Mersin İş Mahkemesi’nde dava açarak kullanması hukuka uygun olup, mahkemece davanın esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken yerinde olmayan gerekçeyle yazılı şekilde yetkisizlik kararı verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. O halde, davacı vekilinin bu yönü amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ
Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 15.09.2014 gününde oyçokluğuyla karar verildi.

Salt bedeller arası oransızlığın muris muvazaasının kanıtı olamayacağı, murisin iradesinin önem taşıması

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi         2019/3547 E.  ,  2020/4435 K.


Taraflar arasında görülen davada;
Davacılar, mirasbırakanları …’nın ikinci eşi olan davalıya 5 parsel sayılı taşınmazdaki 2 numaralı bağımsız bölümünün ½ payını 02.04.2009 tarihinde, kalan ½ payını ise 08.09.2014 tarihinde intifa hakkını üzerinde bırakarak satış suretiyle davalıya devrettiğini, yapılan işlemlerin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek taşınmazın tapu kaydının iptali ile mirasbırakan adına tesciline karar verilmesini istemişler, aşamada taleplerinin miras payları oranında tapu iptali ve tescile ilişkin olduğu belirtmişlerdir.
Davalı, ilk temlikin kendisine çeyiz hediyesi olarak verileceğinin mirasbırakan tarafından taahhüt edildiğini, engelli maaşından biriktirdiği parayı ve ailesinden destek olarak verilen paraları eşi …’a verdiğini, kanser hastası olan mirasbırakanın her türlü bakım, gözetim ve ihtiyacı ile ilgilendiğini, belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, yapılan temlikin muvazaalı olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar Dairece; “…satışa konu edilen bir malın devrinin belirli bir semen karşılığında olacağı kuşkusuzdur. Semenin (bir başka ifade ile malın bedelinin) ise mutlaka para olması şart olmayıp belirli bir hizmet ya da emek de olabileceği kabul edilmelidir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 29.04.2009 günlü 2009/1-130 sayılı kararı). Esasen, yukarıda da değinildiği üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan davaların hukuki dayanağını teşkil eden 01.04.1974 günlü 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında mirasbırakanın gerçek iradesinin mirasçıdan mal kaçırma olması halinde uygulanabilirliğinin kabulü gerekir. Başka bir ifade ile murisin iradesi önem taşır. Öte yandan, salt bedeller arası oransızlığın muris muvazaasının kanıtı olamayacağı açıktır. Hâl böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, delillerin takdirinde yanılgıya düşülerek, yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.” gerekçesiyle bozulmuş, bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonucunda muvazaa iddiasının ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacılar ve davalı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla Tetkik Hâkimi …’un raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü.
-KARAR-

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteği olup; dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayanağı yasal ve hukuksal gerekçeye ve özellikle mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonucunda yazılı şekilde davanın reddine karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Davacılar vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddine.
Davalılar vekilinin vekalet ücretine hasren temyiz itirazına gelince;
Bilindiği üzere, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil davalarında dava değerinin, çekişme konusu taşınmazın tümünün değeri üzerinden davayı açan mirasçıların paylarına isabet eden toplam değer olduğu kuşkusuzdur.
Somut olayda; dava, 20.000,00 TL üzerinden açılmış, keşifte yapılan bilirkişi incelemesi sonucunda dava konusu taşınmazın tamamının dava tarihindeki değeri 93.200,00 TL olarak belirlenmiş ve bu değer üzerinden harç ikmal edilmiş ise de, davacıların miras payına (15/20) isabet eden değerin 69.900,00 TL olduğu anlaşılmaktadır.
Bu durumda, davacıların miras payına karşılık gelen 69.900,00 TL üzerinden davalı lehine nispi vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken 2.725,00-TL vekalet ücretine hükmedilmesi doğru değilse ise de; bu husus yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden; hükmün 4. bendinde yer alan “2.725,00-TL” ibaresinin hükümden çıkartılarak, yerine “8.039,00-TL”ibaresinin yazılmasına, davalı vekilinin bu yöne ilişkin temyiz itirazlarının kabulü ile 6100 sayılı HMK’nin geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK’nun 438/7. maddesi uyarınca hükmün bu şekliyle DÜZELTİLEREK ONANMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine, 24/09/2020 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Markalar arasında iltibas tehlikesinin olması, başvuruda yer verilen şekil unsurunun başvuruya yeterli ayırt ediciliği katmaması

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi         2019/5262 E.  ,  2020/3449 K.


Taraflar arasında görülen davada Ankara 2. Fikri ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesince verilen 15/11/2017 tarih ve 2017/139 E- 2017/411 K. sayılı kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, istinaf isteminin esastan reddine dair Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesi’nce verilen 19/09/2019 tarih ve 2018/1410 E- 2019/892 K. sayılı kararın Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, 6100 sayılı Kanun’un 369. maddesi gereğince miktar veya değer söz konusu olmaksızın duruşmalı olarak incelenmesi gereken dava ve işlerin dışında bulunduğundan duruşma isteğinin reddiyle dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili, “KOTON” ibareli, pamukçuk çiçeği biçimini de ihtiva eden tanınmış markaların sahibi olan müvekkilinin 12.05.2015 tarihinde “COM + şekil” ibareli 3, 9, 14, 18, 25 ve 35.sınıf ürün ve hizmetleri içeren marka tescil başvurusunda bulunduğunu, başvuruya davalı şirketin “COM” ibareli markaları ile itirazda bulunduğunu, itirazın Markalar Dairesi tarafından kısmen kabul olunduğunu ve başvurunun 3, 9, 14, 18, 25 ve 35.sınıf mal ve hizmetlerin bir kısmı için reddedildiğini, bunun üzerine müvekkilinin ret kararının kaldırılması istemiyle itirazda bulunduğunu, itirazı inceleyen YİDK’nın itirazı kısmen kabul ettiğini, bir kısım ürün ve hizmetler için başvurunun devamına karar verdiğini, ancak 18, 25 ve 35.sınıf ürün ve hizmetler için itirazı reddettiğini, YİDK kararının haksız olduğunu, bütünsel olarak bıraktıkları umumi intiba itibariyle görsel, sescil ve anlamsal olarak markaların tamamen farklı olduğunu, zira başvuru konusu işarette müvekkilinin öteden beri kullandığı markalarında da bulunan pamukçuk çiceğini tasvir eden şeklin de bulunduğunu, müvekkilinin anılan işareti fiilen kullandığını ileri sürerek, YİDK’in 2017-M-999 sayılı kararının iptaline ve başvurunun tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı Türk Patent vekili, Kurum kararının usul ve yasaya uygun olduğunu, başvuru kapsamından çıkarılan mal ve hizmetler yönünden dava konusu başvuru ile redde mesnet markalar arasında iltibasa yol açacak düzeyde benzerlik bulunduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir.
Davalı Şirket vekili, anlamsal, görsel ve sescil olarak başvuru konusu “COM + şekil” ibareli işaret ile müvekkilinin “COM” ibareli markalarının bıraktığı genel izlenimin aynı olduğunu, başvuru konusu işarette “O” harfinin pamukçuk çiçeğini andırır biçimde düzenlenmiş olmasının farklı bir etki doğurmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir.
İlk derece mahkemesince, iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre; redde mesnet alınan markaların “COM” ibareli olduğu, davacının başvurusunun da “COM + şekil” ibareli olduğu, işaretteki “O” harfinin pamukçuk çiçeği biçiminde düzenlendiği, ancak genel görünüm olarak bu işaretin de “COM” olarak okunup algılanacağı, işarette asıl ve ayırt edici unsurun “COM” ibaresi tarafından temsil olunduğu, redde mesnet markalar ile başvuru konusu işaretin “COM” ibareleri itibariyle aynı veya benzer sescil ve görsel etkiyi bıraktıkları, zira gerek kelime biçimleri, gerekse sescil olarak bıraktıkları etkinin ayırt edilemeyecek derecede benzer olduğu, bütünsel olarak bıraktıkları izlenimin bu marka ve işaretlerin birbirleriyle ilintili oldukları yönünde kanaat oluşturduğu, reddedilen ürün ve hizmetlerle redde mesnet markaların kapsamında bulunan ürün ve hizmetlerin birbirleriyle ilişkili ve aynı türden bulunduğu, anılan ürün ve hizmetlerin alıcısı ve yararlanıcısı konumundaki ortalama tüketici ve yararlanıcı kitlesinin özellikle marka ve başvuru konusu işaretlerin asıl ve ayırt edici unsurlarının ayırt edilemeyecek derecede benzer olması da göz önüne alındığında bu iki markayı ilişkilendirmesinin kaçınılmaz olduğu, redde mesnet markanın kullanılmamış olmasının itiraza mesnet gösterilmesine engel olmayacağı, zira kullanmamanın korumanın şartı olmadığı, kaldı ki kullanıldığının ifade edildiği, başvuru konusu işaretin kullanılıyor olmasının, başvurunun nispi ret nedeninden etkilenmeksizin tesciline olanak sağlamayacağı, davalı kurum kararının başvuru kapsamında olup da reddedilen mal ve hizmetler bakımından hukuka uygun bulunduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Karara karşı davacı vekili tarafından istinaf yoluna başvurulmuştur.
Ankara Bölge Adliye Mahkemesince, tüm dosya kapsamına göre; mahkemenin vakıa ve hukuki değerlendirmesinde usul ve esas yönünden yasaya aykırılık bulunmadığı, “COM+Şekil” ibareli başvuru ile redde mesnet “COM” asıl unsurlu markalar arasında, başvuru kapsamından çıkarılan mal ve hizmetler yönünden 556 sayılı KHK’nın 8/1-b maddesi anlamında ortalama alıcılar nezdinde görsel, işitsel ve anlamsal olarak bıraktıkları genel izlenim itibariyle ilişkilendirilme ihtimalini de içerecek şekilde iltibas tehlikesinin olduğu, başvuruda yer verilen şekil unsurunun başvuruya yeterli ayırt ediciliği katmadığı gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Yapılan yargılama ve saptanan somut uyuşmazlık bakımından uygulanması gereken hukuk kuralları gözetildiğinde İlk Derece Mahkemesince verilen kararda bir isabetsizlik olmadığının anlaşılmasına göre yapılan istinaf başvurusunun HMK’nın 353/b-1 maddesi uyarınca Bölge Adliye Mahkemesince esastan reddine ilişkin kararın usul ve yasaya uygun olduğu kanısına varıldığından Bölge Adliye Mahkemesi kararının onanmasına karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarda açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz isteminin reddi ile Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın HMK’nın 370/1. maddesi uyarınca ONANMASINA, HMK’nın 372. maddesi uyarınca işlem yapılmak üzere dava dosyasının Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, aşağıda yazılı bakiye 10,00 TL temyiz ilam harcının temyiz edenden alınmasına, 02/07/2020 tarihinde kesin olarak oybirliğiyle karar verildi.

OPET-EUROPET Marka İltibas – Karıştırma İhtimali

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi         2019/5253 E.  ,  2020/3461 K.

Taraflar arasında görülen davada Ankara 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesince verilen 02/11/2017 tarih ve 2016/335 E.- 2017/334 K. sayılı kararın davalılar vekilleri tarafından istinaf edilmesi üzerine, istinaf isteminin kabulüne dair Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesi’nce verilen 27/09/2019 tarih ve 2018/1448 E.- 2019/936 K. sayılı kararın Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili, müvekkili şirketin gaz satışı faaliyetleri için TPMK nezdinde 2007/24037 numaralı EG EUROGAZ markalarını tescil ettirdiğini ve diğer markaları ile firma unvanına uygun olarak EUROPET markasını tescil ettirmek üzere 04., 35., 37., 39. ve 40. sınıflarda yer alan emtialar için 2014/100249 kod numarası ile davalı Enstitüye başvuruda bulunduğunu, başvurunun tescil edilmek üzere Resmi Marka Bülteninin 12.05.2015 tarihli ve 237 sayılı nüshasında ilanı karşısında davalı şirket tarafından itiraz edildiğini, Markalar Dairesi Başkanlığı tarafından inceleme sonucunda 556 s. KHK’nın 36. maddesi gereğince kısmen reddedildiğini, oysa dava konusu “EUROPET” ibaresinin 556 s. KHKnın 8/1-b maddesi anlamında kısmen reddi işleminin hukuka aykırı olduğunu, zira davalı şirketin OPET esas unsurlu markaları ile müvekkili şirketin EUROPET ibareli markası arasında görsel ve işitsel açıdan genel görünüm itibariyle benzerlik olmadığını, davalı yanın markalarında esaslı unsurun “OPET” kelimesi olduğunu ve markalarında kök sözcük olarak kullanıldığını, müvekkili şirket markasının ise EU-RO-PET şeklinde okunduğunu ve görsel olarak tüketici gözüyle bakıldığında OPET kelimesinin fark edilmediğini, EURO harf grubu ile başlamasının tüketiciler açısından ayırt edicilik sağladığını, müvekkili şirketin koruma altına almak istediği tek ibarenin PET veya EURO ibaresi değil bir bütün olarak “EUROPET+şekil” ibaresi olduğunu, davalıya ait OPET ibareli markaları telaffuz edilirken “O-PET” şeklinde müvekkiline ait EUROPET markasının ise “YURO PET” şeklinde telaffuz edildiğini, taraf markalarının işitsel anlamda da benzer olmadığını iddia ederek TPMK YİDK’nın 30.06.2016 tarih ve 2016-M-7005 sayılı kısmi nihai ret kararının iptaline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı şirket vekili, dava konusu “EUROPET” ibaresinin müvekkiline ait “OPET” ibaresini birebir ihtiva etmekte olduğunu, bu markanın görsel ve işitsel olarak müvekkili markasıyla benzediğini, dava konusu markanın başında bulunan “E, U ve R” harflerinin markaların birbirinden ayırt edilebilmesini sağlayacak nitelikte ve yeterlilikte olmadığını, Enstitünün önceki uygulamalarına atıfla benzer şekilde müvekkiline ait “OPET” markaları gerekçe gösterilerek Enstitü nezdinde dosyalanan itirazlar neticesinde “GOLPET”, “HADOPET”, “PROPET’’, “NANOPET” vb. gibi markaların tescil talebinin reddedildiğini, müvekkiline ait tanınmış “OPET” ibareli markaların ortak olarak 04, 35, 37 ve 39. sınıflardaki mal ve hizmetleri ihtiva ettiğini, davacının iddialarının aksine taraf markaları arasında görsel ve işitsel benzerliğe ek olarak sınıfsal benzerliğin de bulunduğunu, tüketici nezdinde “EUROPET” ibaresinin müvekkilinin tanınmış “OPET” markalarıyla ilişkilendirilme ihtimalinin kaçınılmaz olduğunu, dava konusu markanın tescil edilmesi halinde KHK m.8/4’de sayılan risklerin meydana geleceğini, davacı yanın haksız yararlanma ve markanın ayırt edici karakterini zedeleme durumunu oluşturacağını ve müvekkili markasının itibarına zarar vereceğini, davacı tarafın marka seçiminin kötü niyetle hareket ettiğinin bir göstergesi olduğunu savunarak, davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Davalı Türk Patent ve Marka Kurumu vekili, davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Mahkemece, iddia, savunma, bilirkişi raporu, toplanan deliller ve tüm dosya kapsamına göre; 2014/100249 sayılı ibareli davacı marka başvurusu ile davalının OPET ibareli markaları arasında 556 sayılı KHK’nın 8/1-b maddesi anlamında “benzerlik” ve buna bağlı olarak “karıştırılma ihtimali” bulunmadığı ve YİDK kararının iptali şartlarının oluştuğu; davalının OPET markası tanınmış marka olmakla birlikte, EUROPET ve OPET markaları arasında benzerlik bulunmadığından, somut olayda tanınmışlığın tescil engeli yaratmadığı, EUROPET ibareli marka başvurusunun 556 sayılı KHK’nın 35/1 maddesi anlamında kötü niyetli bir başvuru olduğunu gösterir her hangi bir verinin bulunmadığı gerekçesiyle davanın kabulü ile TPMK YİDK’nın 30/06/2016 tarih 2016-M-7005 sayılı kararının 04, 35, 37, 39 sınıflar yönünden iptaline karar verilmiştir.
Karara karşı davalı şirket vekili ve davalı TPMK vekili istinaf kanun yoluna başvuruda bulunmuşlardır.
Bölge Adliye Mahkemesince davalılar vekillerinin istinaf itirazlarının kabulü ile 556 sayılı KHK’nın 8/1-b maddesi uyarınca, tescil için başvurusu yapılan marka, tescil edilmiş veya tescil için daha önce başvurusu yapılmış bir marka ile aynı veya benzer ise ve tescil edilmiş veya tescil için başvurusu yapılmış bir markanın kapsadığı mal veya hizmetlerle aynı veya benzer ise, tescil edilmiş veya tescil için başvurusu yapılmış markanın halk tarafından karıştırılma ihtimali varsa ve bu karıştırılma ihtimali tescil edilmiş veya tescil için başvurusu yapılmış bir marka ile ilişkili olduğu ihtimalini de kapsıyorsa tescil edilemeyeceği, davacının başvurusunun davalının tanınmış markasını aynen içerdiği, davalının başvurusunun başında bulunan “EUR” ibaresinin başvuruya yeterli ayırt edicilik sağlamadığı, aynı emtialarda kullanılacak olmaları nedeniyle en azından idari, ticari veya ekonomik bir bağlantı bulunduğu yanılgısına düşülmesi ihtimalinin olduğu, dava konusu markanın kapsamında bulunan tüm mal ve hizmetler ile davalının mesnet alınan markalarının kapsamlarında bulunan mal ve hizmetlerin aynı, aynı tür olması hususları gözönünde tutulduğunda, 556 sayılı KHK’nın 8/1-b maddesi anlamında iltibasın somut olayda bulunmasına rağmen tarafların ibareleri arasında 556 sayılı KHK’nın 8/1-b maddesi anlamında benzerlik ve karıştırılma ihtimalinin söz konusu olmadığı gerekçesiyle yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmemiş mahkeme kararının kaldırılarak davanın reddine karar verilmiştir.
Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir. 
Dava, marka başvurusunun reddine dair TPMK YİDK marka kararının iptaline ilişkindir.
Bölge Adliye Mahkemesince, ilk derece mahkemesi kararının kaldırılarak davacının marka başvurusuna konu “EUROPET” ibaresi ile davalı adına önceden tescilli “OPET” ibareli markaları arasında karıştırılma ihtimaline yol açacağı ve iltibas bulunduğu gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş ise de; davacının başvurusunun farklı renk tonlarıyla “EURO” ve “PET” ibarelerinin birleşmesinden oluştuğu, “PET” ibaresinin petrol türevi mal ve hizmetler yönünden tanımlayıcılığa yakın ibare olduğu, Mahkemece, “EURO PET” olarak algılanacak başvuru markası ile ret gerekçesi yapılan tescilli “OPET” unsurlu markalar arasında karıştırılma ihtimaline yol açacak benzerlik bulunmadığı halde ortalama tüketici kitlesince davacının başvurusu sanki “EUR OPET” şeklinde algılanıyormuşçasına hatalı değerlendirilmesiyle davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiş ve bu nedenle kararın davacı yararına bozulması gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz isteminin kabulü ile Bölge Adliye Mahkemesi kararının BOZULMASINA, HMK’nın 373/2. maddesi uyarınca dava dosyasının Bölge Adliye Mahkemesi’ne gönderilmesine, ödediği peşin temyiz harcının isteği halinde temyiz eden davacıya iadesine, 07/07/2020 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY

Dava, davacının marka başvurusunun reddine yönelik YİDK kararının iptali isteminden isteminden ibarettir.
Bölge Adliye Mahkemesince davalıların istinaf başvurularının kabulüyle ilk derece mahkemesi kararının kaldırılarak davanın esastan reddine dair kararının dayandığı gerekçe dosya kapsamına uygun ve yerindedir. Davacının seri marka oluşturmak amacıyla hareket ediyor olduğunu ileri sürmesi, başvurunun, gerek görsel ve gerekse de sescil olarak davalı şirkete ait markaya yaklaşan niteliği itibariyle hüsnüniyetli addedilemez. Başvuru konusu ibarenin Eur-opet veya Euro-pet ibarelerinin birbirine eklenerek oluşturulmuş olması, iltibas tehlikesini ve ortalama tüketici nezdinde karıştırılmayı engeller nitelikte olmayıp sonuca etkili değildir. Bu nedenle, kararın bozulmasına yönelik çoğunluk görüşüne katılamıyoruz.

Tescilli marka ile başvuru arasında ortalama alıcılar nezdinde görsel, işitsel ve anlamsal olarak bıraktıkları genel izlenim itibariyle ilişkilendirilme ihtimalini de içerecek şekilde iltibas tehlikesi

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi         2019/1046 E.  ,  2020/3156 K.



Taraflar arasında görülen davada Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesi’nce bozmaya uyularak davanın kabulüne dair verilen 10/10/2018 tarih ve 2018/1425 E- 2018/1020 K. sayılı kararın Yargıtay’ca incelenmesi davalı kurum vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili, müvekkilinin “Vitamin sanal okul”, “Vitamin sanal sınıf”, “Vitamin Sanal Ders”, “Vitamin Sanal Dershane”, “sanal sınıf”, “sanal okul”, “sanal ders”, “www.ogretmen.com.tr”, “Vitamin Öğretmen”, “öğretmenler üretiyor” ibareli markaların sahibi olduğunu, davalı şirketin ise “sanal öğretmen” ibaresinin marka olarak tescili için diğer davalı Kuruma başvurduğunu, 2013/ 76387 kod numarasını alan başvuruya müvekkilince yapılan itirazın Kurum tarafından reddedildiğini, oysa, dava konusu başvuru ile müvekkiline ait markalar arasında ayırt edilemeyecek derecede benzerlik bulunduğunu, iltibas tehlikesinin doğduğunu, başvuru konusu ibarenin müvekkili şirkete ait bir marka olarak algılanacağını, davalı şirketin iyiniyetli olmadığını ileri sürerek, YİDK’nın 2015-M-2866 sayılı kararının iptaline, tescili halinde davalı markasının hükümsüzlüğüne karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı TPMK vekili, Kurum kararının usul ve yasaya uygun olduğunu, başvuru konusu ibare ile davacının itirazına mesnet markalar arasında iltibasa yol açacak düzeyde bir benzerlik bulunmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir.
Davalı şirketçe cevap dilekçesi sunulmamıştır.
İlk derece mahkemesince, iddia, savunma ve bilirkişi raporu doğrultusunda, davacının itirazına mesnet markalar ile dava konusu başvuru arasında iltibas tehlikesi ya da ilişkilendirilme ihtimalinin bulunmadığı, dolayısıyla 556 sayılı KHK’nın 8/1-b koşullarının somut olayda gerçekleşmediği, davacı markalarının tanınmış olduklarının ispat edilemediği gibi davacı markalarının lider/şemsiye markası olan “Vitamin” markası tanınmış olsa da, bu tanınmışlığın somut olaya etkisi bulunmadığı, zira dava konusu olayda uyuşmazlık konusu ibarenin “Vitamin” ibaresi değil “Sanal Öğretmen” ibaresi olduğu, davalının kötüniyetli hareket ettiğine ilişkin somut verilerin dosya kapsamında bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
İstinaf mahkemesince bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonucunda, davalı şirket başvurusu kapsamında bulunan mal ve hizmetlerin tamamının, davacının itirazına mesnet markaların kapsamında da aynen yer aldığı, dava konusu başvurunun, standart karekterle, siyah zemin üzerine beyaz harflerle yazılmış “SANAL ÖĞRETMEN” ibaresi ile şekil unsurundan oluştuğu, davacının itirazına mesnet markaların bir kısmının yine standart karekterle yazılmış “Sanal Okul”,”Sanal Ders”,”Sanal Sınıf” ibareleri ile temsil edilirken diğer bir kısmında ise bu ibarelere “VİTAMİN” kelimesinin özel bir yazım şekliyle eklendiği, “SANAL” kelimesinin, gerçekte yeri olmayan ancak zihinde tasarlanan, farazi, tahmini anlamlarına geldiği, bilgisayar teknolojisinin gelişmesiyle ülkemizde internet ve bilgisayar ortamı üzerinden verilen hizmetler açısından günlük hayatta yaygın olarak kullanıldığı, bu ibareyi içeren bir hizmet ile karşı karşıya kalan ortalama bir tüketicinin zihninde, bu hizmetin internet üzerinden veya bilgisayar ortamı aracılığıyla verilen bir hizmet olduğu şeklinde bir algı oluşacağı, davacı markalarını gören ortalama tüketici, bilgisayar ortamında interaktif şekilde verilen eğitim ve öğretim hizmetlerini algılayacağından, özellikle “VİTAMİN” ibaresini içermeyen davacı markalarının eğitim ve öğretim hizmetleri yönünden ayırt ediciliği zayıf veya bulunmayan markalardan olduğu, bunun dışında kalan mal ve hizmetler yönünden ise davacı markalarının ayırt ediciliğinin bulunmadığı şeklinde bir sonuca ulaşılamayacağı, diğer bir deyişle, eğitim ve öğretim hizmetleri dışında davacı markalarının nispeten ayırt ediciliğe sahip olduğu, dava konusu başvuru kapsamında eğitim ve öğretim hizmetleri yer almadığından, başvuru kapsamındaki mal ve hizmetler yönünden davacının “SANAL” asıl unsurlu markaları ile dava konusu başvuru arasında 556 sayılı KHK’nın 8/1-b maddesi anlamında ortalama alıcılar nezdinde görsel, işitsel ve anlamsal olarak bıraktıkları genel izlenim itibariyle ilişkilendirilme ihtimalini de içerecek şekilde iltibas tehlikesinin bulunduğu, zira taraf markalarının asli unsurunun aynı kelimeden oluştuğu, dava konusu başvurunun davacının seri markalarından biri olarak algılanacağı, başvuru kapsamında yer alan mal ve hizmetlerin tamamı, davacının itirazına mesnet markaların kapsamlarında bulunduğundan bu mallar yönünden 556 sayılı KHK’nın 8/4. maddesi koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediğini tartışmanın sonuca bir etkisi bulunmadığı gerekçesiyle, davacı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, esas hakkında yeniden hüküm tesis edilmek suretiyle, davalı şirkete yönelik YİDK kararının iptali ve marka hükümsüzlüğü istemli davaların 675 sayılı KHK’nın 16/1 maddesi uyarınca dava şartı yokluğu nedeniyle reddine, davalı TPMK yönünden YİDK Kararının iptali istemli davanın kabulü ile TPMK YİDK’nın 30.04.2015 tarih 2015-M-2866 sayılı kararının iptaline karar verilmiştir.
Kararı, davalı kurum vekili temyiz etmiştir.
Dosyadaki yazılara, Bölge Adliye Mahkemesince uyulan bozma kararı gereğince hüküm verilmiş olmasına göre, davalı kurum vekilinin bütün temyiz itirazları yerinde değildir.
SONUÇ: Yukarda açıklanan nedenlerle, davalı kurum vekilinin temyiz isteminin reddi ile Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın HMK’nın 370/1. maddesi uyarınca ONANMASINA, HMK’nın 372. maddesi uyarınca işlem yapılmak üzere dava dosyasının Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, aşağıda yazılı bakiye 10,00 TL temyiz ilam harcının temyiz eden davalı kurumdan alınmasına, 09/07/2020 tarihinde kesin olarak oybirliğiyle karar verildi.

İnançlı işlem hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi         2016/18459 E.  ,  2020/4093 K.


Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı tarafça yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 15.09.2020 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vekili gelmedi, temyiz edilen vekili Avukat … geldi, duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

-KARAR-

Dava, inançlı işlem hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.
Davacı, uzun yıllar davalı gelini Hatice ve dava dışı oğlu … ile birlikte Almanya’da çalıştığını, o dönem ülkedeki işlerini takip etmesi için görevlendirdiği kişilerin kendisini borçlandırması üzerine bütün mal varlığının haczedildiğini, büyük paralar ödemek durumunda kaldığını, aynı sıkıntıları bir daha yaşamamak için oğlunun önerisi ile dava konusu 32, 83, 139 ve 1460 parsel sayılı taşınmazlarını davalı gelinine satış suretiyle devrettiğini, davalı ile oğlu arasında boşanma davası bulunduğu için davalının taşınmazları iadeye yanaşmadığını, Almanya’da oğlu ve davalı gelini arasında görülen nafaka davasında davalının beyanlarıyla bu durumun sabit olduğunu ileri sürerek dava konusu taşınmazların davalı adına olan tapu kayıtlarının iptali ile adına tescilini istemiş; yargılama sırasında davacının ölümü üzerine mirasçıları davayı takip etmişlerdir.
Davalı, işlemin gerçek bir satış olup, satış bedelinin ödendiğini, iddianın yazılı delille kanıtlanması gerektiğini, Almanya’da görülen nafaka davasındaki beyanının savunma sınırları içerisinde olup delil niteliği taşımadığını, eşi … ile davacı kayınpederinin el ve işbirliği içinde hareket ederek kendisine zarar vermek istediklerini belirtip davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, iddianın ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden; dava konusu 32, 83, 139 parsel sayılı taşınmazların tamamı ile 1460 parsel sayılı taşınmazın 60/300 payı davacı adına kayıtlı iken anılan taşınmazları 11.05.2010 tarihinde satış yoluyla davalı gelinine temlik ettiği, davalı ile dava dışı eşi … arasında Almanya’da görülen nafaka davasına ilişkin Köln Asliye Hukuk Mahkemesinin 29.06.2012 tarih 309 F 269/11 sayılı kararında “…Geri kalan gayrimenkullerin kayınpederi tarafından ona devredildiğini belirtmiştir. Bu devrin nedenlerini tam olarak bilmediğini ifade etmiştir.” şeklinde davalı beyanlarının yazılı olduğu, davacı tarafça delil olarak ibraz edilen Çorlu 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2012/411 Esas 2014/875 Karar sayılı 24.12.2014 tarihli kararına göre, davacının aynı iddiaları ileri sürerek Çorlu’da bulunan taşınmazlarla ilgili davalıya karşı iptal tescil isteğiyle açtığı davada inançlı işlem iddiasının kanıtlandığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verildiği ve kararın derecattan geçerek 20.09.2018 tarihinde kesinleştiği, davacının yargılamanın seyri sırasında 09.07.2013 tarihinde ölümü üzerine mirasçıları olarak eşi Fatma ile çocukları Beşir, … ve Nurgül’ün yargılamaya katıldıkları anlaşılmaktadır.
Bilindiği üzere; inanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Bu sözleşme, taraflarının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mülkiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder.
Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek veya idare olunmak üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için başvururlar. Uygulamada mesele 05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile ilişkilendirilip bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir.
Anılan İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, inançlı işleme dayalı iddianın, şekle bağlı olmayan yazılı delille kanıtlanması gerekeceği kuşkusuzdur. Şayet, ispat külfeti kendisinde olan tarafın yazılı bir belgesi yok ise ancak taraflar arasında gerçekleştirilen mektup, banka dekontu, yazışmalar gibi birtakım belgeler var ise bunların yazılı delil başlangıcı sayılacağı ve iddianın her türlü delille kanıtlanmasının olanaklı hale geleceği sabittir. Şayet, yazılı delil başlangıcı sayılacak böylesi bir olgu da bulunmuyor ise iddia sahibinin son başvuracağı delilin karşı tarafa yemin teklif etme hakkı olduğu da şüphesizdir.
Somut olaya gelince, taraflar arasında daha önce görülen Çorlu 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2012/411 Esas 2014/875 karar sayılı dosyasında eldeki davaya konu taşınmazlarla aynı gün davalıya temlikleri yapılan taşınmazlarla ilgili davanın kabulüne karar verildiği ve kararın derecattan geçerek kesinleştiği, anılan kararın eldeki davada güçlü delil teşkil ettiği, öte yandan davalı …’nin Köln Asliye Hukuk Mahkemesinde görülen nafaka davasındaki beyanının taraflar arasındaki inançlı işlemin ikrarı mahiyetinde olduğu da tartışmasızdır.
Hal böyle olunca, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.
Davacının yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 15/09/2020 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Marka tescilinde kötü niyetli olması, Hükümsüzlük davası açmakta hukuki yararın bulunması, Markanın hükümsüzlüğüne karar verilmesi

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi         2018/4656 E.  ,  2020/3483 K.

MAHKEMESİ :FİKRÎ VE SINAÎ HAKLAR HUKUK MAHKEMESİ

Taraflar arasında görülen davada İstanbul Anadolu 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi’nce verilen 29/03/2016 gün ve 2014/280 – 2016/29 sayılı kararı onayan Daire’nin 07/05/2018 gün ve 2016/11553 – 2018/3276 sayılı kararı aleyhinde davacı vekili tarafından karar düzeltilmesi isteğinde bulunulmuş ve karar düzeltme dilekçesinin süresi içinde verildiği de anlaşılmış olmakla, dosya için düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra gereği konuşulup düşünüldü:
Davacı vekili, müvekkilinin Ks-Analysis Alman firmasının Türkiye’deki yetkilisi olduğunu, bu firmanın yeraltı araştırma cihazı ürettiklerini, bu firmanın “KS-Analysis” markası üzerinde hak sahibi olduğunu, aynı zamanda “KS-Analysis” ibaresinin bu firmanın ticaret unvanı olduğunu, davalı ile KS-Analysis firması arasında 30 Haziran 2011 tarihinde ön distribütörlük sözleşmesi ve 15 Haziran 2012’de ana distribütörlük sözleşmesi imzalandığını, davalının marka sahibi KS-Analysis firmasından hiçbir şekilde izin almadan ve firmayı bu konuda bilgilendirmeden 18 Mart 2013 tarihinde tamamen yetkisiz bir şekilde “KS-Analysis” markasını kendi adına tescili için TPMK’ye başvuruda bulunduğunu, bu firma ile davalı arasındaki sözleşme fesih olunduktan sonra müvekkili ile KS-Analysis firması arasında 01-02 Ocak 2014 tarihinde sözleşme imzalandığını, bu sözleşme ile Türkiye’nin tüm bölgelerinde bu firmayı temsil etme ve KS-700 zemin analizörünün Türkiye’de pazarlama yetkisinin verilmiş olduğunu, davalının marka tesciline müvekkilinin ve dava dışı KS-Analysis firmasının itiraz ettiğini ancak itiraz süresi geçtiği gerekçesiyle reddedildiğini, müvekkilinin KS-700 zemin analizörünün yetkili pazarlayıcısı olmasına rağmen tanıtım ve satış faaliyetlerinde bulunamadığını, davalının marka tescilinde kötüniyetli olmasından dolayı 2013/24819 tescil nolu “KS-Analysis” markasının tescilinin hükümsüzlüğüne, sicilden terkinine ve marka hakkına tecavüzün ve haksız rekabetin feshi, önlenmesi, maddi ve manevi tazminat talep hakkının saklı tutulmasını talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, 2013/24819 tescil nolu “KS-Analysis” markasının müvekkili adına tescil edildiğini, TPMK ve Avrupa Patent Ofisi nezdinde tescil edilmiş başka bir “KS-Analysis” markası bulunmadığını, davacının iddiasının aksine “KS-Analysis” şirketinin bir evin bodrum-garaj tipi bir yerde iş yapan basit bir işletme olduğunu, davacının bu davayı açamayacağını, aktif husumet ehliyeti bulunmadığını, markanın hükümsüzlüğü için 556 sayılı KHK’nın 7. ve 8. maddesinde aranan şartların bulunmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, iddia, savunma, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre; davacının dava dışı KS-Analysis firmasından KS-700 cihazının Türkiye’de satışı için sözleşme imzaladığı ve inhisarı lisans hakkı aldığı, zarar gören olarak bu davayı açabileceği, KS-Analysis firmasının markasının tanınmış olmadığı, bu firma ile davalı arasında ise daha önce 15.06.2012 tarihinde KS-700 cihazlarının satışı için distribütörlük sözleşmesi imzalandığı, davalının KS-Analysis firmasından izin ve onay almadan kendi adına marka tescili yapmasında iyiniyetli sayılamayacağı, TTK m. 18/2 hükmü kapsamında basiretli bir tacir gibi davranma yükümlülüğüne de aykırı davrandığı, davacının ya da dava dışı Alman firmasının tescilli markası veya marka başvurularının bulunmadığı, bu nedenle 556 sayılı KHK m. 7/1-b ve m. 8/1-b hükümleri kapsamında hükümsüzlük şartlarının oluşmadığı, markanın TPMK nezdinde davalı adına kayıtlı olması nedeniyle de marka tecavüzünün oluşmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Kararı davacı vekili temyiz etmiş; Dairemizce Karar, düzeltilerek onanmıştır.
Bu kez davacı vekili, karar düzeltme talebinde bulunmuştur.
Dava, marka hükümsüzlüğü istemine ilişkin olup davalı, Almanya’da mukim dava dışı “KS-Analysis” firmasının ürünlerini Türkiye’de satmak için bu firma ile önce 30.06.2011 tarihli distribütörlük ön sözleşmesi, sonrada 15.06.2012 tarihli distribütörlük sözleşmesi imzalamıştır. Davalının 15.06.2012 tarihli sözleşme hükmünü yerine getirmediğini ileri süren dava dışı KS-Analysis firması 10.10.2013 tarihinde gönderdiği bildirim ile sözleşmeyi feshetmiştir. Bu fesih bildiriminden önce 18.03.2013 tarihinde davalı hak sahibi olan yurt dışı firmanın onayını ve iznini almadan “KS-Analysis” markasını kendi adına tescil ettirmek için TPMK’ye başvuruda bulunmuş ve başvurusu 14.10.2013 tarihinde bültende yayımlanmıştır. Yurt dışı firma, davalı ile olan sözleşmeyi feshettikten sonra ürünlerinin Türkiye de satış ve dağıtımını yapmak için davacı ile distribütörlük/yetkili temsilcilik sözleşmesi imzalamıştır. Bundan sonra ise, davalı vekili 18.03.2014 tarihinde davacıya gönderdiği ihtarla davacının “KS-Analysis” adı altında Türkiyede yaptığı tüm faaliyetlerin 15 gün içinde durdurulmasını, aksi takdirde tüm gümrüklerde ürün giriş ve çıkışlarının ve Türkiyedeki satışlarının durdurması için gerekli işlemlerin yapılacağı, maddi ve manevi tazminat davalarının açılacağı bildirilmiştir. Davacı ise işbu davayı 30.09.2014 tarihinde açmıştır. Dava dışı yurt dışı firma ile davalı ve davacı arasında yapılan sözleşmeler 556 sayılı KHK kapsamında düzenlenen lisans sözleşmesi değil, distribütörlük ve yetkili temsilcilik sözleşmeleridir.
556 sayılı KHK’nın 43. maddesi uyarınca zarar gören gerçek ve tüzel kişiler markanın hükümsüzlüğü davası açabilirler. Zarar gören kişi kavramı, zarar gören veya zarar görme tehlikesiyle karşılaşan ya da dava konusu işareti kullanabilme olanağı haksız olarak kısıtlanan yahut kısıtlanma riski altında olan her hangi bir gerçek veya tüzel kişiyi kapsar. Dosya kapsamından anlaşıldığı üzere, Yurt dışı KS-Analysis firmasının ürünlerinin Türkiye’de satışını yapmak için hak sahibi tarafından temsilcilik verilen davacının bu faaliyetinin davalı tarafından engellenme riski bulunmaktadır. Nitekim, davalı tarafından davacıya gönderilen mailde davacının faaliyetini durdurması ihtar edilmiştir. Bu durumda, davacının hükümsüzlük davası açmak için hukuki menfaati bulunmaktadır. Bu husus mahkemenin de kabulündedir.
Davalı hak sahibi olan Paris sözleşmesine taraf Alman Devleti uyruklu KS-Analysis firması ile yapmış olduğu distribütörlük sözleşmeleri kapsamında Türkiye’de kullanma hakkını elde ettiği yabancı şirketin markası ve unvanı olan işareti Türkiye’de kendi adına 556 sayılı KHK m. 8/1-b-2 hükmüne aykırı şekilde marka olarak tescil ettirmiştir. Markası Türkiye’de tescilli olmayan hak sahibinin izni ve onayı olmadan davalının kendi adına markayı tescil ettirmesi 556 sayılı KHK’nın 8/1-b-2 maddesine aykırıdır. Bu durumda, esasen hak sahibi olan ve distribütörlük veren dava dışı yurt dışı firmanın Paris Sözleşmesi m. 6 ve 556 sayılı KHK m. 8/b-1-2 hükmü uyarınca hem tescile itiraz etme hakkı, hem de m. 42 ve 43 hükümleri uyarınca hükümsüzlük davası açma hakkı bulunmaktadır. Nitekim TPMK nezdinde yapılan itiraz süre yönünden reddedilmiştir.
Asıl olan ticaret hayatında mal ve hizmetlerde kullanmak için markanın iyi niyetle tescil edilmesidir. Aksi durum, yani markanın kötü niyetle tescil edilmesi uygulamada bir hükümsüzlük sebebi olarak kabul edilmiştir.
Davalı, tarafı olduğu distribütörlük sözleşmesinin konusu “KS-Analysis” ibareli markayı ve aynı zamanda sözleşmenin diğer tarafının unvanı olan işareti hak sahibinin izni ve onayı olmadan marka olarak kendi adına tescil ettirdiğinden ve bu tescilde, hak sahibinin Türkiye de tescil yaptırmasına ve başkaları ile distribütörlük sözleşmesi yapmasına engel olmak ve dolayısıyla aynı ürünün başkaları tarafından pazarlanmasının önüne geçmek gibi amaçlar bulunduğundan, davalının marka tescili kötü niyetlidir. Bu husus mahkemenin de kabulündedir. Hakkın açıkça kötüye kullanılmasını ise hukuk düzeni korumaz (TMK m. 2, f.2). O nedenle mülga 556 sayılı KHK da hüküm bulunmamasına rağmen uygulamada kötü niyet hem marka için tescil engeli hem de hükümsüzlük sebebi kabul edilmiştir (HGK’nın 17.07.2008 gün ve 11-501/507 sayılı Kararı).
Bu durumda, davalının marka tescilinde kötü niyetli olması, davacının da hükümsüzlük davası açmakta hukuki yararının bulunması karşısında davanın kabulü ile markanın hükümsüzlüğüne karar verilmesi gerektiğinden Dairemizin 07.05.2018 tarih, 2016/11553 Esas 2018/3276 Karar sayılı onama ilamının kaldırılarak mahkeme kararının bozulması gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü ile Dairemizin 07.05.2018 gün ve 2016/11553 Esas 2018/3276 Karar sayılı onama ilamının kaldırılmasına ve Kararın davacı lehine BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin, temyiz ilam ve karar düzeltme harcının karar düzeltme isteyene iadesine, 14/07/2020 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Bulunacak miktar depo ettirilerek birlikte ifa suretiyle tapu iptal tesciline karar verilmesi

Yargıtay 15. Hukuk Dairesi         2020/45 E.  ,  2020/2352 K.

Davacı … ile davalı … arasındaki davadan dolayı … 4. Asliye Hukuk Hakimliğince verilen 23.02.2016 gün ve 2014/999 E.-2016/67 K. sayılı hükmü bozan 23. Hukuk Dairesi’nin 18.10.2019 gün ve 2016/7132 E.-2019/3721 K. sayılı ilamı aleyhinde davacı vekili tarafından karar düzeltilmesi isteğinde bulunulmuş ve karar düzeltme dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü:
– K A R A R –
Dava kat karşılığı inşaat sözleşmesinden kaynaklanan tapu iptal ve tescil talebine ilişkin olup davanın kabulüne dair verilen kararın davalı tarafından temyizi üzerine Yargıtay 23. Hukuk Dairesince verilen 18.10.2019 tarihli 2016/7132 Esas 2019/3721 Karar sayılı bozma ilamına karşı davacı tarafından karar düzeltme talebinde bulunulmuştur. Karar düzeltme talebinin kural olarak temyiz incelemesini yapan Yargıtay Hukuk Dairesince incelenmesi gerekmekte ise de; Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nun 09.02.2018 gün 2018/1 sayılı işbölümü kararı ile arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesinden kaynaklanan ve 01.07.2016 tarihinden sonra temyiz ya da karar düzeltme talepli olarak Yargıtay’a gelen dosyalardaki temyiz ya da karar düzeltme taleplerini incelemek görevi Yargıtay 15. Hukuk Dairesi’ne verildiğinden karar düzeltme talebi Dairemizce incelenmiştir.
1-Yargıtay ilamında belirtilen gerektirici nedenler karşısında davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer karar düzeltme taleplerinin reddi gerekmiştir.
2-Davacı yüklenici davasında davalı arsa sahibi ile aralarında 13.02.2013 tarihinde adi yazılı şekilde arsa payı inşaat sözleşmesi imzalandığını, sözleşmede belirlenen edimlerini yerine getirdiği halde, kendisine verilmesi kararlaştırılan 1 no’lu bağımsız bölümün davalı tarafından tapu devrinin yapılmadığını belirterek bu bağımsız bölümün tapu kaydının iptali ile adına tesciline, bu mümkün olmadığı takdirde bağımsız bölümün değerinin davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiş, davalı savunmasında dava konusunun dayanağı olan sözleşmenin geçerli bir sözleşme olmadığını, davacının edimlerini yerine getirmediğini savunarak davanın reddini istemiş, mahkemece inşaatın %95’inin davacı yüklenici tarafından tamamlandığı, taraflar arasında yapılan sözleşmenin geçersizliğini gerektirecek bir seviyede bulunmadığı davalının edimini yerine getirmediği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Taraflar arasında düzenlenen sözleşmenin 3. maddesinde, sözleşme nedeniyle her türlü masraf, idari ve hukuki sorumluluğun yükleniciye ait olacağının kararlaştırıldığı anlaşılmaktadır. Dosya kapsamı ve alınan bilirkişi raporuna göre ise; inşaatın %95 seviyesinde tamamlanmış olup, reddedilemeyecek aşamaya geldiği görülmüştür. Bu durumda mahkemece, yüklenicinin eksik bırakıp, arsa sahiplerince tamamlanan ve bilirkişi raporunda hesaplanan davalı dairesindeki eksik işlerin giderim bedeliyle, yüklenicinin yapı denetim hizmet bedeli, kat mülkiyeti tapu bedeli ve davacının kat mülkiyetini gerçekleştirmeyi de üstlenmesi sebebiyle yapı kullanma izin belgesi almayı da kabul etmiş sayılacağından yapı kullanma izin bedeli konusunda teknik bilirkişiden ek rapor alınıp, önceki raporda hesaplanan 22.370,00 TL’ye eklenmek suretiyle bulunacak miktar depo ettirilerek birlikte ifa suretiyle tapu iptal tesciline karar verilmesi, ayrıca eksikler nedeniyle davalı arsa sahibi davaya karşı çıkmakta haklı olduğundan davalının avukatlık ücreti harç ve yargılama gideriyle sorumlu tutulmaması gerekirken, depo kararı verilmeksizin davanın kabulüne karar verilmesi doğru olmamıştır. Yerel mahkeme kararın bu gerekçeyle bozulması gerekirken, Yargıtay 23. Hukuk Dairesince bozma ilamında yazılı gerekçeyle bozulduğu bu kez yapılan incelemede anlaşıldığından, karar düzeltme talebinin kabulüyle Yargıtay 23. Hukuk Dairesince verilen 18.10.2019 tarihli 2016/7132 Esas, 2019/3721 Karar sayılı bozma ilamının kaldırılarak, yerel mahkeme kararının değişik gerekçeyle bozulması uygun bulunmuştur.

SONUÇ: Yukarıda 1. bentte açıklanan nedenlerle davacının diğer karar düzeltme taleplerinin reddine, 2. bent uyarınca kabulü ile Yargıtay 23. Hukuk Dairesince verilen 18.10.2019 tarihli 2016/7132 Esas 2019/3721 Karar sayılı bozma ilamının kaldırılarak mahkeme kararının değişik bu gerekçe ile BOZULMASINA, HUMK’nın 442. maddesi hükmünce 384,00 TL para cezası ile bakiye 20,80 TL red harcının karar düzeltme isteyen davacıya yükletilmesine, ödenenden 5766 sayılı Kanun’un 11. maddesi ile yapılan değişiklik gereğince Harçlar Kanunu 42/2-d maddesi uyarınca alınması gereken 143,50 TL Yargıtay başvurma harcının mahsup edilerek, varsa fazla alınan temyiz harcının temyiz eden davalıya iadesine,
09.09.2020 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Tapu iptal ve tescil davasına genel hükümler çerçevesinde Asliye Hukuk Mahkemesi olarak bakılması gerektiği

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi         2018/1141 E.  ,  2020/3616 K.

MAHKEMESİ :ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
DAVA TÜRÜ : TAPU İPTALİ VE TESCİL

Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, engelli kardeşi dava dışı … ve eşi olan davalı birlikte yaşadığı bahçeli ve kerpiç ev niteliğindeki … parsel sayılı taşınmazın 32/48 payı kendisi ile dava dışı annesi … ve kardeşi … adlarına kayıtlı iken, kendi payı ve annesi …’nin ölümü üzerine ondan intikal eden taşınmaz payı ile birlikte parasını bizzat ödediği …’nin payını adına tescil ettirdiğini, işlemin, davalının …’ye bakmayacağını, onu evde görmek istemediğini, bakım yurduna verilmesini istediğini söyleyerek baskı yapması sonucu gerçekleştirildiğini, davalının alım gücünün bulunmadığını, davalı tarafından şiddetli geçimsizliğe dayalı boşanma davası açıldığını ileri sürerek taşınmazdaki kendi payı ile annesi …’den gelen miras payı yönünden tapu kaydının iptali ile adına tescilini, terditli olarak taşınmazın evlilik birliği içinde edinilmiş mal olarak kabulü ile taşınmazın davalı adına kayıtlı payının yarısı olan 16/48 payının iptali ile adına tescilini istemiştir.
Davalı, sözleşmenin usulünce yapıldığını, davacının kendi muvazaasına dayanamayacağını, iddianın yazılı delille kanıtlanması gerektiğini, aksi halde temlikin bağış olarak kabul edilip kişisel hak niteliğinde olacağını belirtip davanın reddini savunmuştur.
Davanın reddine ilişkin olarak verilen karar Yargıtay 8. Hukuk Dairesince, “İddianın ileri sürülüş şekline göre dava, irade fesadına dayalı tapu kaydının iptali ile tescil isteğine ilişkindir…Mahkemece, … parsel sayılı taşınmazın davacı adına kayıtlı hisselerinin davalı adına devrine ilişkin tapu iptal ve tescil talebinin, genel hükümler çerçevesinde Asliye Hukuk Mahkemesi olarak bakılması gerekirken, Aile Mahkemesi sıfatıyla karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olmuş, bozmayı gerektirmiştir.” gerekçesiyle bozulmuş, mahkemece bozma ilamına uyularak “Aile Mahkemesi” sıfatıyla yapılan yargılama neticesinde, mahkemece iddianın ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi …’nin raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü.
-KARAR-
Hükmüne uyulan bozma kararında, gösterildiği şekilde işlem yapılarak ve özellikle aldatma ve korkutma iddialarının TMK’nun 6., ve HMK’nın 190. maddesine göre ispatlanamadığı gözetilerek davanın reddine karar verilmiş olması doğru olduğuna göre davacının yerinde bulunmayan temyiz itirazının reddiyle, usul ve yasaya ve bozma kararının gerekçelerine uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı 18.50 TL. bakiye onama harcının temyiz eden davacıdan alınmasına, 08/07/2020 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Özel Yetkili Vekaletname ile Genel Yetki Gereken Konuda Dava Açılamayacağı

Yargıtay 22. Hukuk Dairesi         2017/32071 E.  ,  2020/9536 K.

Y A R G I T A Y K A R A R I
Söz konusu dosyanın incelenmesinde;
1-Vekil ile takip edilen davalarda vekaletnamenin ibrazını düzenleyen 6100 sayılı HMK’nun 76., vekaletnamesiz dava açılması ve işlem yapılması halini düzenleyen HMK’nun 77. ve dava şartlarını düzenleyen HMK’nun 114/f maddeleri uyarınca usulüne uygun düzenlenmiş vekaletnamenin dosya içerisinde bulunması zorunludur. Dosya içeriğinde davacıya ait boşanma hususunda verilmiş özel yetkileri içerir vekaletnamenin yer aldığı, genel dava vekaletnamesinin ise bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle, davacı vekilinden davacının alacak davası açma hususunda verdiği yetkiyi içeren vekaletnamesi varsa usulüne uygun şekilde düzenlenmiş geçerli vekaletnamenin sunulmasının istenilmesine; davacı vekilince vekaletname sunulmaması halinde ise gerekçeli kararın yöntemince davacı asile tebliğ edilerek temyiz süresinin beklenilmesinden,
2-Diğer yandan temyiz formunda davacı tarafın temyiz talebinde bulunduğu belirtilmiş ise de gerek dosyanın incelenmesinde gerekse UYAP sisteminde yapılan kontrolde davacının temyiz dilekçesine rastlanılmadığı gibi, davacı temyiz dilekçesi olarak taralı bulunan dilekçenin de esasen davalı tarafın temyiz talebine ilişkin olduğu anlaşılmaktadır. Mahkemece gerekli araştırmanın yapılarak davacı tarafından temyiz talebinde bulunulup bulunulmadığının tespit edilmesinden;Sonra tekrar Dairemize gönderilmesi için dosyanın Mahkemesine GERİ ÇEVRİLMESİNE, 14.07.2020 gününde oybirliği ile karar verildi.