Öne çıkan

“Avukatlık Sanatı” Programı Başladı

2019 yılı verilerine göre Türkiye’deki avukat sayısı 145.000’i, hukuk okuyan öğrenci sayısı ise 80.000’i geçmiş durumda. Sadece İstanbul Barosuna 2019 yılında kayıt olan avukat sayısı 5.000’e yakın. 2024 yılında beklenen avukat nüfusu 220.000 olarak belirlendi.

Bu açıdan bakıldığında, 10-15 yıl öncesinde stajyerler ile yeni mesleğe başlayan meslektaşlar, usta-çırak ilişkisi çerçevesinde mesleki tecrübe kazanacakları avukatların yanında çalışıp, avukatlık mesleğini öğrenebiliyorken, artan sayı karşısında şimdiki genç meslektaşlar ve adaylar ne çalışacak bir yer bulabiliyorlar, ne de staj yapacak bir büro, hatta kağıt üzerinde dahi stajını onaylatacak büro bulmakta zorlanıyorlar.

Bu nedenle 2019 yılında haftanın bir günü ofisimde, bir günü ise adliyede olmak üzere alternatif bir staj eğitim programı başlatmıştım. Bu programda genç meslektaş adaylarına Avukatlık Mesleğinin nasıl yapılması gerektiğini, etik kuralları, müvekkil ilişkilerini, ikna psikolojisini, ofis düzeni ve büro yönetimini, ücret politikasını, ne zaman ve nasıl büro açılması gerektiğini, bağlı çalışma-serbest çalışma avantaj ve dezavantajlarını anlatıp elimden geldiğince yol gösterici olmaya çalışmıştım.

Pandemi nedeniyle ara vermek zorunda kaldığım programı, Avukat Hakları Grubu‘nun desteğiyle ve yayın ortağım Av. Halime Albayrak Akdevici’nin de katkısı ile online platforma taşıma kararı aldık. Youtube, Twitter, Facebook, İnstagram vb platformalardan canlı yayınlanan programımızda; her hafta “Usta – Öğretici Avukat” olarak bildiğimiz meslek büyüklerimizi davet ederek gençlere bir yol gösterici ile meslek hayatında nasıl yol alabileceklerini öğretmeye, göstermeye çalışıyoruz.

İlk programımızı benim mesleğe başlarken rol model olarak kabul ettiğim, gençlere bilgilerini paylaşma konusunda çok cömert olan Av. Mehmet Gün ile yaptık. Çok verimli ve güzel geçen programın izlenme sayısı da bizi çok mutlu etti. Gençlerin bu konudaki talebini çok iyi fark ettik ve bundan sonra her hafta bir “Usta – Öğretici Avukat” eşliğinde gençlere ışık olmaya ve yol göstermeye devam edeceğiz.

Programı beğenir ve devamının gelmesini isterseniz bizlere yorum bırakarak hangi soruların sorulmasını istediğinizi, kimleri programda konuk olarak görmek istediğinizi iletebilirsiniz.

Sevgilerle,

Av. Akın CEYLAN

Kötüniyetli Marka Sahibi Aleyhine Marka Hakkına Tecavüz ve Haksız Rekabetten Dolayı Tazminat

Hukuk Genel Kurulu 2017/2474 E. , 2020/944 K.

  1. Taraflar arasındaki “markaya tecavüzün ve haksız rekabetin tespiti, men ve refi ile maddi ve manevi tazminat” davasının yapılan yargılaması sonucunda Rize 1. Asliye Hukuk Mahkemesince (Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi Sıfatıyla) verilen davanın reddine dair 13.10.2015 tarihli ve 2015/449 E., 2015/779 K. sayılı kararın davacı vekilince temyiz edilmesi üzerine, temyiz dilekçesinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:

  1. Davacı vekili 02.11.2004 tarihli dava dilekçesinde; müvekkilinin üreticiden aldığı yaş çayı işleyip çeşitli markalar altında piyasaya sürdüğünü, müvekkilinin tescilli ambalaj tasarımı ve çay emtiasında tescilli birçok tanınmış markasının bulunduğunu, davalının müvekkilinin yıllardır üretip piyasaya sunduğu maruf ve meşhur hâle getirdiği tescilli çay paketlerinin benzerini müvekkilinin markaları da taklit edilmek suretiyle basımını yaptığını, gerçekleştirdiği bu eylemi ile markaya tecavüz ve haksız rekabet teşkil eden eylemlere iştirak ettiğini ve 556 sayılı KHK’nin 61/e maddesi gereğince sorumlu olduğunu ileri sürerek davalının eyleminin markaya tecavüz ve haksız rekabet teşkil ettiğinin tespitine, men ve ref’ine, şimdilik 2.000,00TL maddi ve 1.000,00TL manevi tazminatın temerrüt faizi ile davalıdan tahsiline ve tecavüz teşkil edecek şekilde çay poşetlerini üretmeye yarayan araç, gereç, cihaz ve makine gibi vasıtalara el konularak imhasına karar verilmesini talep etmiş, yargılama sırasında maddi tazminat talebini 45.786,28TL olarak ıslah etmiştir.
    Davalı Cevabı:
  2. Davalı vekili 26.11.2004 tarihli cevap dilekçesinde; davacının 05.09.1989 tarihli ihtarı sonrasında müvekkilinin davacının ürünleriyle iltibasa meydan verecek şekilde baskı işini yapmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
    İlk Derece Mahkemesi Birinci Kararı:
  3. Rize 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin (Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi Sıfatıyla) 09.03.2009 tarihli ve 2006/436 E, 2009/158 K. sayılı kararı ile; davacı tarafından davalı aleyhine daha önce de dava açıldığı ve bu dava kapsamında davalı işyerinde 10.06.1993 ve 06.07.1993 tarihlerinde yapılan arama ve kontrollerde konusu suç teşkil edecek davacı ambalajlarıyla benzer ambalaj ve klişelere rastlanmadığı, davalının ürettiği ambalajların gıda üretim sertifikalarının bulunduğu, davacı tarafından dava konusu ambalajların sahibi olan … San. Tic. ve Gıda Paz. A.Ş.’ye karşı açılan hukuk davasının dava tarihinin 1999 yılı olduğu, bu nedenle davacının davalının eylemine karşı uzun süre sessiz kalması sebebiyle hak kaybına uğradığı, davalının İzmir’de olması nedeniyle Rize’de bulunan davacıya ait hangi markaların tescilli olduğunu hangilerinin olmadığını bilme imkânından uzak olduğu, diğer yandan dava konusu ambalajların kullanımı ile ilgili dava dışı … San. Tic. ve Gıda Paz. A.Ş. yasal temsilcileri aleyhine açılan ceza davasının beraat ile sonuçlandığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
    Özel Daire Birinci Bozma Kararı:
  4. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
  5. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 03.02.2010 tarihli ve 2009/7115 E, 2011/1156 K. sayılı kararı ile; “…Dava, davacı markasını taşıyan çay poşetlerinin benzerlerinin davalı yanca üretilerek davacının rakibi firmalara satıldığı iddiasına dayalı haksız rekabetin men’i, marka hakkına tecavüzün giderilmesi, maddi ve manevi tazminatın tahsili, üretimde kullanılan makine ve benzerlerinin imhası istemlerine ilişkindir.
    Dava tarihinde yürürlükte olan 556 Sayılı KHK’nin 61/(e) bendine göre “(a) ve (c) bentlerinde yazılı fiillere iştirak veya yardım veya bunları teşvik etmek veya hangi şekil ve şartlarda olursa olsun bu fiillerin yapılmasını kolaylaştırmak marka hakkına tecavüz sayılır”
    Mahkemece alınan bilirkişi asıl ve ek raporlarında dosyada mevcut fatura tarihleri itibariyle davalının marka hakkına tecavüz oluşturan eylemlerini 1999-2004 yılları arasında devam ettiği belirlendiğine göre, devam eden tecavüz eyleminden dolayı dava tarihi olan 02.11.2004 tarihine kadar geçen sürede sessiz kalma yoluyla hak kaybının oluşacağından söz edilemeyeceği gibi, İzmir 3. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 1995/690 Esas sayılı dosyasında davacı tarafından davalı aleyhine açılan davada Mahkemenin kesinleşen 27.12.1996 tarih ve 690/1330 sayılı kararıyla davalının tecavüz oluşturan eyleminin önlenmesine karar verildiğine göre, davalının başka bir şehirde faaliyette bulunması ve uyuşmazlık konusu döneme ilişkin olarak davalı tarafından ürün ambalajlarının basımı için dava dışı Karali Firmasından izin belgesi istenilmesi de TTK 20. maddesi anlamında davalının basiretli bir tacir olarak gerekli hassasiyeti gösterdiği ve bu suretle 556 Sayılı KHK’nin 61/(e) bendine göre iştirak eyleminden sorumlu tutulamayacağı sonucunu doğurmaz.
    Bu durumda, mahkemece, yukarıda açıklanan bu hususlar nazara alınmadan, davanın reddine karar verilmesi doğru olmamıştır.” gerekçesiyle karar oy birliğiyle bozulmuştur.
    İlk Derece Mahkemesi İkinci Kararı:
  6. Rize 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin (Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi Sıfatıyla) 08.03.2012 tarihli ve 2011/2844 E, 2012/284 K. sayılı kararı ile; Özel Daire bozma kararına uyularak davanın kabulüne karar verilmiştir.
    Özel Daire İkinci Bozma Kararı:
  7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
  8. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 25.02.2014 tarihli ve 2012/10322 E, 2014/3518 K. sayılı kararı ile; “…1- Dosyadaki yazılara, mahkemece uyulan bozma kararı gereğince hüküm verilmiş olmasına ve delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davalı vekilinin aşağıdaki bent kapsamı dışındaki diğer temyiz itirazları yerinde değildir.
    2- Dava, davacı markasını taşıyan çay poşetlerinin benzerlerinin davalı tarafından üretilerek davacının rakibi firmalara satıldığı iddiasına dayalı haksız rekabetin men’i, marka hakkına tecavüzün giderilmesi, maddi ve manevi tazminatın tahsili istemlerine ilişkindir.
    Somut olayda, davacı vekili tarafından müvekkiline ait FİLİZ, HEDİYELİK, RİZE ve TOMURCUK ibareli markalar ile iltibas oluşturacak şekilde davalı tarafından ambalaj üretilerek piyasaya sürüldüğü iddia edilmiş, davalı taraf ise üretimi yapılan KARALİ RİZE HARMAN, KARALİ HEDİYELİK, KARALİ TOMURCUK ve KARALİ FİLİZ ibareli çay ambalajlarının dava dışı firmaya ait marka için üretildiğini, bu nedenle markaya tecavüz ve haksız rekabet olgusunun mevcut olmadığını savunmuş ve buna ilişkin marka tescil belgelerini dosyaya sunmuştur. Gerçektende, hükümsüz kılınıncaya kadar tescilli bir markanın tescil kapsamında kullanımı markaya tecavüz ve haksız rekabet teşkil etmez. Ancak, davalının ambalaj üretimini yaptığı dava dışı firmaya ait markalar hakkında Rize 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce tescilin kötüniyetli olduğu gerekçesiyle hükümsüzlük kararı verilmiş ve verilen karar Dairemiz incelemesinden geçerek 10.01.2008 tarihinde kesinleşmiştir. Markanın kötüniyetli tescil edilmesi durumunda verilen hükümsüzlük kararı geriye doğru etkili ise de, bu durum, markayı kötüniyetli olarak tescil eden için geçerli olup, iyiniyetli 3. kişiler için geçerli değildir.
    Davalının, üretimini yaptığı ambalajlara ilişkin markanın sahibi olmadığı, bu markaların dava dışı Karali firmasına ait olduğu, davalı ile dava dışı bu firma arasındaki sözleşmeye gereği davalının davaya konu ambalajları ürettiği göz önüne alındığında 3. kişi konumundaki davalının dava dışı firmanın markayı tescil ettirmesindeki kötüniyetini bilebilecek durumda olmaması nedeniyle bu markalara ilişkin ambalajları üretmesi markaya tecavüz ve haksız rekabet teşkil etmez.
    Bu itibarla, mahkemece, yukarıda yapılan açıklamalar doğrultusunda taraflar arasındaki uyuşmazlık ele alınarak, sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik incelemeye dayalı yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamış, kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle karar oy birliğiyle bozulmuştur.
    İlk Derece Mahkemesi Üçüncü Kararı:
  9. Rize 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin (Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi Sıfatıyla) 13.10.2015 tarihli ve 2015/449 E, 2015/779 K. sayılı kararı ile; Özel Dairenin bozma kararına uyularak davanın reddine karar verilmiştir.
  10. Kararın davacı vekilince temyiz edilmesi üzerine Özel Dairece; davanın esastan reddi veya kabulünü içeren bozmaya uyularak tesis olunan kararın önceki bozmayı ortadan kaldıracak şekilde yeniden bozulması üzerine mahkemece verilen kararın niteliğine göre, dosyanın temyiz incelemesinin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 373/6 maddesi gereğince Yargıtay Hukuk Genel Kurulu tarafından yapılması gerektiği gerekçesiyle dava dosyasının Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna gönderilmesine karar verilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK

  1. Taraflar arasındaki uyuşmazlık; davacıya ait tasarım ile markaları içerdiği iddia edilen ambalajların davalı tarafından basımının yapılması karşısında haksız rekabet ve markaya tecavüz eyleminin gerçekleşip gerçekleşmediği ve buradan varılacak sonuca göre maddi ve manevi tazminat şartlarının oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır.

III. ÖN SORUN

  1. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, işin esasının incelenmesine geçilmeden önce iki husus ön sorun olarak ele alınmıştır.
    Birinci Ön Sorun:
  2. Birinci ön sorun; mahkemenin son kararına yönelik temyiz itirazlarını inceleme görevinin, Hukuk Genel Kuruluna mı yoksa Özel Daireye mi ait olduğu hususudur.
    14.1. Öncelikle belirtilmelidir ki; 17.04.2013 tarihli ve 6460 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 1. maddesiyle 18.06.1927 tarihli 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 439. maddesinin beşinci fıkrasından ve 1086 sayılı Kanun’un 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun’un 16. maddesi ile değiştirilmeden önceki 429. maddesinin üçüncü fıkrasından sonra gelmek üzere eklenen fıkrada: “Davanın esastan reddi veya kabulünü içeren bozmaya uyularak tesis olunan kararın önceki bozmayı ortadan kaldıracak şekilde yeniden bozulması üzerine alt mahkemece verilen kararın temyiz incelemesi, her hâlde Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca yapılır” şeklinde düzenleme yapılmıştır. Anılan maddenin gerekçesinde ise; “Madde ile davanın esastan reddi veya kabulünü içeren kesin bozmaya uyularak tesis olunan kararların mevzuatta bir değişiklik olmadığı hâlde, önceki bozmayı ortadan kaldıracak şekilde yeniden bozulması üzerine ilk derece mahkemesince verilen hükmün temyiz incelemesinin Yargıtay’ın ilgili dairesi yerine Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca yapılması öngörülmektedir…” denilmektedir.
    14.2. Yapılan bu değişiklikle kanun koyucu tarafından Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna yeni bir görev verilmiş, davanın esastan reddi veya kabulünü içeren bozmaya uyularak tesis olunan kararın önceki bozmayı ortadan kaldıracak şekilde yeniden bozulması üzerine yerel mahkemece verilen kararın temyiz incelemesinin Yargıtay Hukuk Genel Kurulunda yapılması öngörülmüştür.
    14.3. Öte yandan, Hukuk Genel Kurulunun görevi davanın esastan reddini veya kabulünü içeren bozmaya uyularak tesis olunan kararlarla sınırlı bulunmaktadır.
    14.4. Bu nedenle, nihai karar kavramı üzerinde durulmasında yarar vardır.
    14.5. 6100 sayılı HMK’nın 294/1 maddesinde mahkemelerin usule veya esasa ilişkin bir nihai kararla davayı sona erdireceği belirtilmektedir. Bilindiği gibi, hâkimin davadan el çekmesini gerektiren, davayı sonuçlandıran kararlarına nihai kararlar denilmektedir. Nihai kararlar, usule ilişkin nihai kararlar veya esasa ilişkin nihai kararlar (hükümler) olmak üzere ikiye ayrılır. Usule ilişkin nihai kararlar, davanın esasıyla ilgili olmayan kararlar olup, başka bir ifade ile mahkemenin maddi hukuk bakımından değil de usul hukuku bakımından verdiği kararlardır. Bu nedenle, mahkemece verilen görevsizlik, yetkisizlik, davanın açılmamış sayılmasına ilişkin kararlar usule ilişkin nihai kararlar olduğu gibi, dava şartı yokluğu nedeni ile verilen usulden ret kararları (HMK m. 115/2) da, usule ilişkin nihai kararlardır.
    14.6. Esasa ilişkin kararlar ise hâkimin uyuşmazlığın esasını inceleyerek verdiği kararlardır (HMK m. 294/1). Yani davada ileri sürülen taleplerin maddi hukuk açısından incelenerek esas bakımından kabul veya reddine ya da kısmen kabul ve kısmen reddine ilişkin kararlardır. Esasa ilişkin nihai karar ile taraflar arasındaki uyuşmazlık (esastan) sona erer ve hüküm kesinleşince (kesin hüküm ortaya çıkınca), artık o uyuşmazlık (dava konusu) hakkında, aynı taraflar arasında, aynı dava sebebine dayanarak yeni bir dava açılamaz; açılırsa, kesin hükümden dolayı reddedilir (HMK m. 303) (Kuru, Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul 2001, C: 3, s. 3005).
    14.7. Mahkemece, markaya tecavüzün ve haksız rekabetin oluşmadığı, ayrıca sessiz kalma yoluyla hak kaybına uğranıldığı gerekçesiyle davanın reddine dair verilen karar, Özel Dairece sessiz kalma yoluyla hak kaybına uğranıldığından bahsedilemeyeceği, dava tarihinde yürürlükte olan 556 sayılı KHK’nin 61/(e) maddesine göre karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle bozulmuştur. Mahkemece, birinci bozma kararına uyularak bu sefer davanın kabulüne karar verilmiştir. Davalı vekilince temyiz edilen ikinci karar Özel Dairece, bu kez de önceki bozmayı ortadan kaldıracak şekilde dava konusu markaların dava dışı … San Tic. ve Gıda Paz. A.Ş. adına tescilli olduğu, ancak anılan markaların kötüniyetli tescil nedeniyle hükümsüz kılındığı, markanın kötüniyetli tescil edilmesi durumunda verilen hükümsüzlük kararı geriye doğru etkili ise de, bu durum, markayı kötüniyetli olarak tescil eden için geçerli olup, iyiniyetli üçüncü kişi konumundaki davalıya ileri sürülemeyeceği, bu nedenle davalının bu markalara ilişkin ambalajları üretmesinin markaya tecavüz ve haksız rekabet teşkil etmeyeceği gerekçesiyle yeniden bozulmuştur. Yerel mahkemece, ikinci bozma kararına da uyularak davanın reddine karar verilmiştir.
    14.8. Görüleceği üzere Özel Dairenin sonraki bozma kararı önceki bozmayı ortadan kaldıracak niteliktedir. Böyle olunca yerel mahkemece sonraki bozma kararına uyularak verilen hükmün temyiz incelemesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca yapılacaktır.
    14.9. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; temyiz incelemesinin Hukuk Genel Kurulunca yapılabilmesi için her şeyden önce Özel Dairenin birinci ve ikinci bozmasının kesin bozma olması gerektiği, somut olayda Özel Dairenin birinci ve ikinci bozmasının kesin bozma niteliğinde olmadığı, bu nedenle ön sorunun bulunduğu ve temyiz incelemesinin Özel Dairece yapılması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
    14.10. O hâlde yukarıda içeriğine yer verilen hukuki olgular karşısında, mahkemece verilen son kararın temyiz inceleme görevinin Özel Daireye değil, Hukuk Genel Kuruluna ait olduğuna oy çokluğuyla karar verilerek birinci ön sorun aşılmıştır.
    İkinci Ön Sorun:
  3. İkinci ön sorun ise; mahkemece birinci bozma ilâmına uyulmakla davacı yararına usulü kazanılmış hakkın oluşup oluşmadığı hususudur.
    15.1. Öncelikle, usulü kazanılmış hak ile ilgili şu açıklamaların yapılmasında yarar vardır.
    15.2. Mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda (HUMK) ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda (HMK) “usulü kazanılmış hak” kavramına ilişkin açık bir hüküm bulunmamaktadır. Bu kurum, davaların uzamasını önlemek, hukuki alanda istikrar sağlamak ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını önlemek amacıyla Yargıtay uygulamaları ile geliştirilmiş, öğretide kabul görmüş ve usul hukukunun vazgeçilmez, ana ilkelerinden biri hâline gelmiştir. Anlam itibariyle, bir davada, mahkemenin ya da tarafların yapmış olduğu bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan hakkı ifade etmektedir.
    15.3. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 04.02.1959 tarihli ve 1957/13 E., 1960/5 K. ve 09.05.1960 tarihli ve 1960/21 E., 1960/9 K. sayılı ilamlarında açıklandığı üzere, bir mahkemenin Yargıtay tarafından verilen bozma kararına uyması sonunda kendisi için o kararda gösterilen şekilde inceleme ve araştırma yaparak, yine o kararda belirtilen hukuki esaslar gereğince karar verme mükellefiyeti meydana gelir ve bu itibarla mahkemenin sonraki hükmünün bozmada gösterilen esaslara aykırı bulunması, usule uygun sayılamaz ve bozma sebebidir; meğer ki, bu aykırılık sadece bozma kararında gösterilen bir usul kaidesine ilişkin bulunsun ve son kararın neticesini değiştirecek bir mahiyet arz etmesin. Mahkemenin bozma kararına uymasıyla meydana gelen durum uyarınca muamele yapma ve hüküm verme durumu, taraflardan birisi lehine ve diğeri aleyhine hüküm verme neticesini doğuracak bir durumdur ve buna usulü kazanılmış hak yahut usule ait kazanılmış hak denilmektedir.
    15.4. Yargıtay içtihatları ile kabul edilen “usulü kazanılmış hak” olgusunun, birçok hukuk kuralında olduğu gibi yine Yargıtay içtihatları ile geliştirilmiş istisnaları bulunmaktadır.
    15.5. Mahkemenin bozmaya uymasından sonra yeni bir içtihadı birleştirme kararı (09.05.1960 tarihli ve 1960/21 E., 1960/9 K. sayılı YİBK) ya da geçmişe etkili yeni bir kanun çıkması karşısında, Yargıtay bozma ilamına uyulmuş olmakla oluşan usulü kazanılmış hak hukukça değer taşımayacaktır. Benzer şekilde; uygulanması gereken bir kanun hükmü, hüküm kesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilirse, usulü kazanılmış hakka göre değil, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra oluşan yeni duruma göre karar verilebilecektir.
    15.6. Bu sayılanların dışında ayrıca görev, hak düşürücü süre, kesin hüküm itirazı, harç ve maddi hataya dayanan bozma kararlarına uyulmasında olduğu gibi kamu düzeni ile ilgili konularda usulü kazanılmış haktan söz edilemez (Kuru, s. 4738 vd.).
    15.7. Usulü kazanılmış hakkın hukuki sonuç doğurabilmesi için bir davada ya taraflar ya mahkeme ya da Yargıtay tarafından açık biçimde yapılmış olan ve istisnalar arasında sayılmayan bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan bir hakkın varlığından söz edilebilmesi gerekir.
    15.8. Öte yandan 17.04.2013 tarihli ve 6460 sayılı Kanun ile 1086 sayılı HUMK’un 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanun ile değiştirilmeden önceki 429. maddesinin dördüncü fıkrasına eklenen hüküm ile Yargıtay Dairesinin iki bozma kararı arasındaki çelişkinin giderilmesi için temyiz inceleme yetkisi Hukuk Genel Kuruluna verilmiştir. Böylelikle aynı Yargıtay Dairesinin birbiriyle çelişen kararlarının Hukuk Genel Kurulunda incelenerek giderilmesi amaçlanmıştır. Bu düzenleme birinci veya ikinci bozma kararı lehine bir doğruluk veya kesinlik karinesi ihdas etmemekte olup, düzenleme ile somut olay ekseninde iki zıt bozma kararından hangisinin uygun olduğuna yahut bunların dışında başka bir çözüm seçeneğinin bulunup bulunmadığına üçüncü defa Özel Daire değil de Yargıtay Hukuk Genel Kurulu karar verebilecektir. Bu düzenleme, üçüncü karar¬ların türlerine bakılmaksızın temyizen incelenmesi yönünden direnme kararlarındaki rejimi bu kararlara da bir tür teşmil etmektedir. Bu itibarla 1086 sayılı HUMK’un 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun ile değiştirilmeden önceki 429. maddesinin dördüncü fıkrası olarak eklenen hüküm de esasında usulü müktesep hakkın istisnalarından birini oluşturmaktadır.
    15.9. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; 1086 sayılı HUMK’un 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun ile değiştirilmeden önceki 429. maddesinin dördüncü fıkrasına eklenen hüküm ile temyiz incelemesinin Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca yapılmasının öngörülmesi Özel Dairenin daha önceki kararlarının yok sayıldığı anlamına gelmeyeceği, esasında bu maddenin ihdas nedeninin usulü kazanılmış hakların korunması ve pekiştirilmesi olduğu, bu maddenin usulü kazanılmış hakların istisnası olarak kabul edilmesinin maddenin amacına ve gerekçesine aykırı olduğu, bu nedenle ön sorunun bulunduğu görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
    15.10. O hâlde 1086 sayılı HUMK’un 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanun ile değiştirilmeden önceki 429. maddesinin dördüncü fıkrasına eklenen hükmün usulü kazanılmış hakkın istisnasını teşkil etmesi nedeniyle davacı yararına usulü kazanılmış hak doğduğundan söz etmenin mümkün olmadığına oy çokluğuyla karar verilerek ikinci ön sorun da aşılmıştır.

IV. GEREKÇE

  1. Dava, markaya tecavüzün ve haksız rekabetin tespiti, meni ve ref’i istemlerine ilişkindir.
  2. Taraflar arasındaki uyuşmazlığı çözümü için ilk önce markanın korunmasına ilişkin yasal düzenlemeler ile hukuki kavram ve kurumların ortaya konulmasında yarar bulunmaktadır.
  3. Bilindiği üzere, dava tarihinde yürürlükte bulunan 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname (556 sayılı KHK) ile sağlanan marka koruması tescil yoluyla elde edilir. Marka tescilinden doğan hakların kapsamı ise 556 sayılı KHK’nin dava tarihi olan 02.11.2004 tarihinde yürürlükte olan 9. maddesinde (anılan madde 21.01.2009 tarihli ve 5833 sayılı Kanun ile değiştirilmiştir) sayılmıştır. Anılan madde;
    “Aşağıda belirtilen hâllerde, marka sahibinin, izni alınmadan markasının kullanılmasının önlenmesini talep etme yetkisi vardır:
    a) Markanın tescil kapsamına giren aynı mal veya hizmetlerle ilgili olarak, tescilli marka ile aynı olan herhangi bir işaretin kullanılması,
    b) Tescilli bir marka ile aynı veya benzer olan ve tescilli markanın kapsadığı mal veya hizmetlerin aynı veya benzeri mal veya hizmetleri kapsayan ve bu nedenle halk üzerinde, işaret ile tescilli marka arasında bağlantı olduğu ihtimali de dahil, karıştırılma ihtimali olan herhangi bir işaretin kullanılması,
    c) Tescilli marka ile aynı veya benzer olan ve tescilli markanın kapsamına giren mal veya hizmetlerle benzer olmayan mal veya hizmetlerde kullanılması halinde, tescili istenen işaretin kullanılmasıyla tescilli markanın itibarından dolayı haksız avantaj elde edecek veya tescilli markanın ayırt edici karakterine zarar verecek nitelikteki herhangi bir işaretin kullanılması.
    Aşağıda belirtilen durumlar, birinci fıkra uyarınca yasaklanabilir:
    a) İşaretin mal veya ambalajı üzerine konulması,
    b) işareti taşıyan malın piyasaya sürülmesi veya bu amaçla stoklanması, teslim edilebileceğinin teklif edilmesi veya o işaret alanda hizmetlerin sunulması veya sağlanması,
    c) İşareti taşıyan malın ithali veya ihracı,
    d) İşaretin, teşebbüsün iş evrakı ve reklamlarda kullanılması.
    Markanın sağladığı haklar, üçüncü kişilere karşı marka tescilinin yayın tarihi itibariyle hüküm ifade eder. Markanın tescili için yapılacak başvurunun yayınlanmasından sonra doğabilecek durumlarla ilgili olarak tazminat talebi yapılabilir. Ancak başvurunun yayını ile doğan haklar, tescilin yayınıyla birlikte tescilli markadan doğan hakların kapsamı içinde değerlendirilir. Mahkeme, öne sürülen iddiaların geçerliliğine ilişkin olarak tescilin yayınlanmasından önce karar veremez.” şeklinde düzenleme içermektedir.
  4. 556 sayılı KHK’nin dava tarihi olan 02.11.2004 tarihinde yürürlükte olan 61. maddesinde (anılan madde 21.01.2009 tarihli ve 5833 sayılı Kanun ile değiştirilmiştir) ise, hangi fiillerin marka hakkına tecavüz sayılacağını açıklamıştır. Anılan madde;
    “Aşağıda yazılı fiiller marka hakkına tecavüz sayılır:
    a) 9 uncu maddenin ihlali,
    b) Marka sahibinin izni olmaksızın markayı veya ayırt edilmeyecek derecede benzerini kullanmak suretiyle markayı taklit etmek,
    c) Markayı veya ayırt edilmeyecek derecede benzerini kullanmak suretiyle markanın taklit edildiğini bildiği veya bilmesi gerektiği hâlde tecavüz yoluyla kullanılan markayı taşıyan ürünleri satmak, dağıtmak veya bir başka şekilde ticaret alanına çıkarmak veya bu amaçlar için ithal etmek veya ticari amaçla elde bulundurmak,
    d) Marka sahibi tarafından sözleşmeye dayalı lisans yoluyla verilmiş hakları izinsiz genişletmek veya bu hakları üçüncü kişilere devir etmek,
    e) (a) ilâ (c) bendlerinde yazılı fiillere iştirak veya yardım veya bunları teşvik etmek veya hangi şekil ve şartlarda olursa olsun bu fiillerin yapılmasını kolaylaştırmak,
    f) Kendisinde bulunan ve başkası adına tescilli bir markayı veya ayırt edilmeyecek derecede benzerini taşıyan ürünün veya ticaret alanına çıkarılan malın nereden alındığını veya nasıl sağlandığını bildirmekten kaçınmak.” şeklinde düzenleme içermektedir.
  5. Görüleceği üzere, 556 sayılı KHK’nin 9 ve 61. maddeleri birlikte değerlendirildiğinde, tescilli bir marka ile aynı veya benzer olan ve bu nedenle bağlantı ihtimali de dâhil halk nezdinde karıştırılma ihtimali bulunan herhangi bir işaretin, markanın tescilli olduğu mallarla aynı veya benzer mallarda kullanılması marka hakkına tecavüz teşkil etmektedir. Karıştırılma (iltibas) ihtimalinden bahsedilmek için halkın bu iki işaret arasında herhangi bir şekilde, herhangi bir sebeple bir bağlantı kurması yeterlidir. Başka bir deyişle, tescilli marka ile kullanılan işaret arasında görsel ve sesçil (fonetik) yönden benzerlik bulunmasa, hatta genel görünüş (umumi intiba) açısından ayniyet veya benzerlik bulunmasa dahi, halk bunlar arasında herhangi bir şekilde bir bağlantı kuruyorsa karıştırılma ihtimalinin mevcudiyeti kabul olunacaktır. 556 sayılı KHK’nin 9/1-b maddesinde “ihtimal” kelimesi özenle ve özellikle kullanılmış bir kelime olup, şekil, ses, anlam, genel görünüm, çağrışım ve bir seri içinde bulunma izlenimi bu kapsamda değerlendirilmektedir. Bununla birlikte halk, aldığı mal veya hizmetin başka bir işletmeye ait olduğunu bilse fakat güvendiği işletme ile mal veya hizmet aldığı işletme arasında ekonomik bir bağlantı bulunduğunu zannetse bile “karıştırılma ihtimali” olduğunun kabulü gerekmektedir (Tekinalp, Ünal: Fikri Mülkiyet Hukuku, İstanbul, 2012, s. 434). Buradaki “halk” kavramından ortalama niteliklere sahip olan tüketicilerin anlaşılması gerekir.
  6. 556 sayılı KHK’nin 61/1-c maddesi yalnızca “ayırt edilemeyecek kadar benzer” olan yani “taklit” markayı taşıyan malların üçüncü kişiler tarafından ticari amaçla elde bulundurulması ya da bu mallar üzerinde ticari amaçla tasarrufta bulunulması hâlinde uygulanabilir.
  7. Taklit marka kullanımı söz konusu olmayıp herhangi bir nedenle karıştırılma (iltibas) ihtimaline neden olacak şekilde benzer marka kullanımının söz konusu olduğu hâllerde ise bu malları piyasaya süren ya da stoklayan kişilerin eylemleri 556 sayılı KHK’nin 61/1-c maddesine göre değil, 61/1-a maddesindeki gönderme nedeniyle 556 sayılı KHK’nin 9/2-b maddesine göre marka hakkına tecavüz oluşturur.
  8. 556 sayılı KHK’nin 61/1-e maddesi gereğince (a), (b), (c) bentlerinde öngörülen tecavüz fiillerine iştirak veya yardım etmek veya bu fiilleri teşvik etmek veya yapılmasını kolaylaştırmak bağımsız bir marka hakkına tecavüz fiili olarak kabul edilmiştir. Bu maddenin kapsamına ise tecavüz fiili işlendikten sonra kanıtların ortaya çıkmasına engel olan kişi, markayı basan matbaacı, klişeyi hazırlayan, markanın bulunduğu malları piyasaya sürüleceği yere taşıyan, bu malları deposunda bir süre saklayan ve dağıtımına yardımcı olan komisyoncu, simsar gibi kişiler girmektedir.
  9. Marka hakkı tecavüze uğrayan kişi, 556 sayılı KHK’nin 61. maddesindeki tecavüz fillerinden birini işleyen mütecavize karşı 556 sayılı KHK’nin 62. maddesi gereğince; marka hakkına tecavüz fiillerinin durdurulması; tecavüzün giderilmesi ve maddi ve manevi zararın tazmini; marka hakkına tecavüz dolayısı ile üretilmesi veya kullanılması cezayı gerektiren eşya ile bu eşyaları üretmeye yarayan araç, cihaz, makine gibi vasıtalara el konulması; el konulan ürünler üzerinde kendisine mülkiyet hakkının tanınması; el konulan ürünlerin ve araçların üzerlerindeki markaların silinmesi veya marka hakkına tecavüzün önlenmesi için kaçınılmaz ise imhası ve mahkeme kararının ilanı taleplerinde bulunabilir.
  10. Diğer taraftan, haksız rekabet kuralları, rekabet hakkının dürüstlük kuralları çerçevesinde kullanılmasını sağlamak ve rekabet hakkının kötüye kullanılmasını engellemek amacı ile sevk edilen kurallardır. Bu kurallar genel nitelikli ve her alanda uygulanabilecek hükümler içermekle birlikte rekabet hakkının, Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 2. maddesi gereğince dürüstlük kurallarına uygun şekilde kullanılmasını sağlamaya çalışmaktadır (Arkan, Sabih: Ticari İşletme Hukuku, Ankara, 2018, s. 350).
  11. Hem 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda (6762 sayılı TTK) hem de 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda (6102 sayılı TTK) haksız rekabet kuralları, ticari nitelik taşısın taşımasın tüm haksız rekabet hâllerini kapsayacak şekilde ve son derece ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Olay ve dava tarihi itibariyle somut olaya uygulanması gereken 6762 sayılı TTK’nin 56. (6102 sayılı TTK’nin 54.) maddesinde haksız rekabete ilişkin amaç ve genel hükme yer verildikten sonra, aynı Kanun’un 57. (6102 sayılı TTK’nin 55.) maddesinde uygulamada sık karşılaşılan ve dürüstlük kurallarına aykırı olan bazı davranış ve fiil örnekleri sayılmıştır (Arkan, s. 350.).
  12. 6762 sayılı TTK’nin 57/1-5 maddesine göre; “Başkasının emtiası, iş mahsulleri, faaliyeti veya ticaret işletmesiyle iltibaslar meydana getirmeye çalışmak veya buna müsait bulunan tedbirlere başvurmak, hususiyle başkasının haklı olarak kullandığı ad, unvan, marka, işaret gibi tanıtma vasıtalariyle iltibasa meydan verebilecek surette, ad, unvan, marka, işaret gibi tanıtma vasıtaları kullanmak veyahut iltibasa meydan veren malları, durumu bilerek veya bilmeyerek, satışa arz etmek veya şahsi ihtiyaçtan başka her ne sebeple olursa olsun elinde bulundurmak” dürüstlük kuralına aykırı haksız rekabet hâli olarak belirtilmiştir. Bu durumda, kişinin bir başkasının haklı olarak kullandığı mal veya iş ürününün ya da ticaret unvanı veya markasının aynısını ya da benzerini kendi iş ve faaliyetinde ticari amaçla kullanması, ilgili malı veya iş ürününü piyasaya sunması iltibasa yol açar ve haksız rekabet teşkil eder. O hâlde 556 sayılı KHK’nin 61. maddesindeki tecavüz fillerinden birini işleyen mütecavizin eylemi aynı zamanda haksız rekabet teşkil etmektedir.
  13. Bu aşamada taraflar arasındaki uyuşmazlığın çözülmesi için markanın hükümsüzlüğü kararının etkisinden de bahsedilmesi gerekmektedir.
  14. Kural olarak tescilli bir markanın daha sonra başkaları tarafından tekrar tescil ettirilmesi hâlinde bu ikinci tescil, ilk tescil yaptıran marka hakkı sahibinin haklarını etkilemez. Tescil sırasında mevcut olan mutlak veya nispi red nedenlerinin varlığına rağmen markanın tescil edilmesi durumunda ilk tescil yaptıran marka sahibi 556 sayılı KHK’nin 42. maddesi gereğince hükümsüzlük davası açabilir. Ancak hükümsüzlük davası sonuçlanmadan tescil yolsuz olsa dahi sonraki markanın kullanımı engellenemeyecektir (Karan, Hakan/Kılıç, Mehmet; Markaların Korunması 556 sayılı KHK Şerhi ve İlgili Mevzuat, Ankara 2004, s.79-80).
  15. 556 sayılı KHK’nin 44. maddesinde markanın hükümsüzlüğünün sonuçları düzenlenmiştir. Anılan madde;
    “Markanın hükümsüzlüğüne karar verilmesi hâlinde, kararın sonuçları geçmişe etkilidir.
    Marka sahibinin kötü niyetli olarak hareket etmesinden kaynaklanan, zararın giderilmesine ilişkin tazminat talepleri saklı kalmak üzere, hükümsüzlüğün geriye dönük etkisi, aşağıdaki durumları etkilemez:
    a) Markanın hükümsüz sayılmasından önce, bir markaya tecavüz sebebiyle verilen hukuken kesinleşmiş ve uygulanmış kararlar,
    b) Markanın hükümsüzlüğüne karar verilmeden önce, yapılmış ve uygulanmış sözleşmeler. (Ancak, hâl ve şartlara göre, haklı sebepler ve hakkaniyet düşüncesi ile sözleşme uyarınca ödenmiş bedelin kısmen veya tamamen iadesi mümkündür.)
    Bir markanın hükümsüzlüğüne ilişkin kesinleşmiş karar, herkese karşı hüküm doğurur.” şeklindedir.
  16. Buna göre maddenin ilk fıkrasında genel olarak markanın hükümsüzlüğüne ilişkin kararın sonuçları itibariyle geçmişe etkili olduğu belirtilmiş, ikinci fıkrada ise marka sahibinin kötüniyetli olarak hareket etmesinden kaynaklanan, zararın giderilmesine ilişkin tazminat talepleri saklı kalmak üzere hükümsüzlük kararının geriye dönük etkisi yönünden iki istisna belirtilmiştir.
  17. 556 sayılı KHK’nin 44/2 maddesi gereğince marka sahibinin kötüniyetli olarak hareket etmesinden kaynaklanan, zararın giderilmesine ilişkin tazminat talepleri istisnalar kapsamına alınmamış, böylece kötüniyetli marka sahibine yöneltilecek tazminat taleplerinde hükümsüzlüğün geçmişe yönelik etkisi mutlak olarak kabul edilmiştir. Bu durumda markanın tescili anından itibaren zamanaşımı süresi içerinde kötüniyetli marka sahibi aleyhine marka hakkına tecavüz ve haksız rekabetten dolayı tazminat talep edilebilecektir. Buna karşılık marka sahibi kötüniyetli değilse marka sahibinden hem marka hakkına tecavüz dolayısıyla hem de haksız rekabet hükümlerine dayanarak tazminat talep edilemeyecektir (Karan/ Kılıç, s. 415). Görüldüğü üzere 556 sayılı KHK’nin 44. maddesinde özellikle “marka sahibinin” kötüniyetinden bahsedilmiş olup, hükümsüz kılınan markanın diğer kişilerce kullanılmasında kötüniyet aranmamıştır. Bu durumda hükümsüz kılınan markayı 556 sayılı KHK’nin 61. maddesinde belirtilen diğer kişilerin kullanımı nedeniyle bu kişilerden marka hakkına tecavüzden dolayı veya haksız rekabet hükümlerine dayanarak tazminat talep edilemeyecektir.
  18. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davalı tarafından dava dışı … San Tic. ve Gıda Paz. A.Ş. için ürün (çay) ambalajı basımının yapıldığı, bu ürün ambalajında ise davacıya ait markaların benzerlerinin davacıdan izin alınmadan kullanıldığı anlaşılmaktadır.
  19. Davacıya ait tescilli ambalaj tasarımı ve bu tasarımın yer aldığı “şekil” markası bulunduğu, ayrıca davacıya ait tescilli “Tiryaki Çayı+Şekil”, “Rize Harman+Şekil”, “Hediyelik+Şekil”, “Tomurcuk+Şekil” ve “Filiz+Şekil” ibarelerini asli unsur olarak taşıyan çok sayıda markasının bulunduğu ve bu markaların 30. sınıfta çay emtiasını da kapsar şekilde tescilli olduğu, ayrıca davacının bu markaları fiili olarak çay emtiasında kullandığı, davalının “Rize Harman+Şekil”, “Hediyelik+Şekil”, “Tomurcuk+Şekil” ve “Filiz+Şekil” ibarelerinin asli unsur olarak yer aldığı ürün (çay) ambalajlarının basımını dava dışı … San. Tic. ve Gıda Paz. A.Ş. için yaptığı dosya kapsamı ile sabittir. Ancak davalı tarafından “Tiryaki Çayı+Şekil” ibareli markayı taşıyan ürün (çay) ambalajının basımının yapıldığı hususu ispatlanamamıştır.
  20. Dosya kapsamında yer alan bilirkişi raporu ile davalının “Rize Harman+Şekil”, “Hediyelik+Şekil”, “Tomurcuk+Şekil” ve “Filiz+Şekil” ibarelerinin asli unsur olarak yer aldığı ürün (çay) ambalajlarının basımını yaptığı ürün ambalajlarında yer alan markalar ile davacı markaları arasında iltibas oluştuğu, ancak “Hediyelik+Şekil” ibareli markanın dava dışı şirket adına tescilli olduğu için bu marka yönünden tecavüz oluşmayacağı, bu nedenle davalı eyleminin diğer markalar yönünden 556 sayılı KHK’nin 61/1-e maddesi gereğince marka hakkına tecavüz oluşturduğu şeklinde görüş bildirilmiştir. Gerçekten de dava konusu ürün ambalajlarında kullanılan markaların, özellikle davacının şekil markasının ve “Rize Harman+Şekil”, “Hediyelik+Şekil”, “Tomurcuk+Şekil” ve “Filiz+Şekil” ibareli markalarındaki asli unsurların ön plana çıkarılması suretiyle kullanıldığı anlaşılmakta olup, bu durumun ortalama tüketici nezdinde markalar arasında iltibasa yol açacağı aşikardır. Öte yandan dava konusu “Hediyelik+Şekil” ibaresi dava dışı … San. Tic. ve Gıda Paz. A.Ş. adına 2000/08125 sayı ile tescilli olduğu için bu marka yönünden haksız kullanımdan bahsedilemeyecektir. Bu itibarla davalının davacıya ait olan şekil markası ile “Rize Harman+Şekil”, “Tomurcuk+Şekil” ve “Filiz+Şekil” ibarelerinin asli unsur olarak yer aldığı ürün (çay) ambalajlarının basımı eyleminin 556 sayılı KHK’nin 61/1-e maddesi gereğince markaya tecavüz oluşturduğu ve ayrıca haksız rekabet teşkil ettiği açıktır.
  21. Davacı tarafından kendisine ait markalar ile iltibas yaratacak şekildeki markaları taşıyan ambalajların davalı tarafından basıldığı ileri sürülerek davalı aleyhine 17.09.1990 tarihinde İzmir 3. Asliye Ticaret Mahkemesinde tecavüzün men’i ile maddi ve manevi tazminat davası açılmış, İzmir 3. Asliye Ticaret Mahkemesinin 27.12.1996 tarihli ve 1995/690 E., 1995/1330 K. sayılı kararı ile davalının davacıya ait markaları çay poşetlerinde, kutularında, ambalajlarında basmak suretiyle tecavüzde bulunduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Mahkemenin anılan kararı Yargıtay denetiminden geçerek kesinleşmiştir. Dolayısıyla davalının 556 sayılı KHK’nin 61/1-e maddesi kapsamındaki işbu davaya konu eyleminde asıl mütecavizin fiilinin tecavüz oluşturduğunu bildiği veya bilebilecek durumda olduğu ve kusurlu bulunduğu kabul edilmelidir.
  22. Bununla birlikte davacı tarafından dava dışı … San. Tic. ve Gıda Paz. A.Ş. aleyhine bu şirket adına tescilli 2000/18732 sayılı “…+Şekil” ibareli, 2000/18731 sayılı “…+Şekil” ibareli ve 2000/08125 sayılı “Hediyelik Çay+Şekil” ibareli markaların hükümsüzlüğü istemli 05.03.2002 tarihli dava açılmış, Rize 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin (Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi Sıfatıyla) 19.01.2006 tarihli ve 2002/96 E., 2006/5 K. sayılı kararı ile kötüniyetli tescil nedeniyle markaların hükümsüzlüğüne karar verilmiştir. Anılan mahkeme kararı Yargıtay denetiminden geçerek kesinleşmiştir. Hükümsüzlük kararı verilen 2000/08125 sayılı “Hediyelik Çay+Şekil” ibareli marka işbu dava konusu markalardan birisidir. Dava konusu diğer “Rize Harman+Şekil”, “Tomurcuk+Şekil” ve “Filiz+Şekil” ibareli markalar ise dava dışı şirket adına tescilli değildir. Mahkemece 2000/08125 sayılı “Hediyelik Çay+Şekil” ibareli markanın kötüniyetli tescil nedeniyle hükümsüzlüğüne karar verildiğine göre bu karar, marka sahibi yönünden geçmişe etkili olarak sonuç doğuracaktır. Ancak davalı, marka sahibi olmadığından davalıya karşı hükümsüzlük kararının geriye etkisi söz konusu olmayacaktır. Bu kapsamda “Hediyelik Çay+Şekil” ibareli marka yönünden davalıya karşı markaya tecavüz ve haksız rekabet nedeniyle tazminat talebi ileri sürülemeyecek, ancak diğer markalar yönünden ileri sürülebilecektir.
  23. Dosya kapsamında yer alan ve denetime elverişli olan ek bilirkişi raporu ile “Hediyelik Çay+Şekil” ibareli marka yönünden davalıya karşı markaya tecavüz ve haksız rekabet nedeniyle tazminat talebinin ileri sürülemeyeceği belirtilmiş ve diğer markalar göz önüne alınarak davacının davalıdan marka hakkına tecavüz ve haksız rekabet nedeniyle 16.303,74 TL maddi tazminat talep edebileceği hesaplanmıştır.
  24. O hâlde mahkemece, yukarıda belirtilen hususlar gözetilerek davalının “Rize Harman+Şekil”, “Tomurcuk+Şekil” ve “Filiz+Şekil” ibareli markaları taşıyan ürün (çay) ambalajı basma eyleminin 556 sayılı KHK’nin 61/1-e maddesi gereğince davacının marka hakkına tecavüz oluşturduğu ve ayrıca haksız rekabet teşkil ettiği kabul edilip sonucuna göre karar verilmelidir.
  25. Hâl böyle olunca mahkeme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle bozulması gerekmiştir.

V. SONUÇ:
Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı BOZULMASINA,
İstek halinde temyiz peşin harcın yatırana geri verilmesine,
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesi uyarınca uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 25.11.2020 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

“Eşini Evden Kovma”nın Kendi İçinde “Hakaret Eylemini” Barındırması – Boşanmada Manevi Tazminat

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu         2017/2644 E.  ,  2021/68 K.

Erkek eşin davacıya hakaret ettiği ve zaten “eşini evden kovma” şeklinde gerçekleşen kusurlu davranışın kendi içinde “hakaret eylemini” barındırmasının doğal sonucu olmasına göre yerel mahkemece, somut olaya uygun ve aynı yönlere işaret eden bozma kararına uyulması gerekirken, davalı erkek eşin kişilik haklarına saldırı niteliği taşıyan kusurlu davranışının ispat edilemediği gerekçesiyle davacı kadın eşin manevi tazminat talebinin reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.


1. Taraflar arasındaki “boşanma” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Kayseri 1. Aile Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar, davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili 21.11.2014 tarihli dava dilekçesinde; tarafların 31.03.2000 tarihinde evlendiğini, ortak iki çocuklarının bulunduğunu, davalının aşırı bencil, ileri derecede cimri, eşine ve çocuklarına ilgisiz olduğunu, yalan söylediğini, evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerini yerine getirmediğini, sürekli küfür ederek kötü davrandığını ve son olarak evden kovduğunu ileri sürerek tarafların boşanmalarına, velayetlerin anneye verilmesine, çocuklar yararına ayrı ayrı 1.000,00TL tedbir-iştirak nafakası ve müvekkili yararına 1.000,00TL tedbir nafakası ile 50.000,00TL maddi, 50.000,00TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesini dava ve talep etmiştir.
Davalı İstemi:
5. Davalı 02.02.2015 tarihli cevap dilekçesinde; tüm iddiaları inkâr ederek, davacının Kayseri’de yaşamak istediğini, bu durumu kabul etmemesi nedeniyle boşanma davası açtığını, böyle bir sebeple evlilik birliğinin yıkılmaması gerektiğini savunarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
İlk Derece Mahkemesi Kararı:
6. Kayseri 1. Aile Mahkemesi’nin 15.04.2015 tarihli ve 2014/894 E., 2015/285 K. sayılı kararı ile; davalı erkek eşin birlik görevlerini yerine getirmediği, cimri olduğu, evin ihtiyaçlarını karşılamadığı, eşi ve çocukları ile ilgilenmediği, bu nedenle boşanmaya sebep olan olaylarda tam kusurlu olduğu gerekçesiyle tarafların boşanmalarına, çocukların velayetlerinin anneye verilmesi ile her bir çocuk yararına ayrı ayrı 400,00TL tedbir-iştirak nafakası ile davacı yararına 15.000,00TL maddi tazminat ödenmesine, manevi tazminat talebinin ise davalı erkek aleyhine, kadın eşin kişilik haklarına saldırı teşkil eder nitelikte kusurlu bir davranışın varlığı ispatlanamadığından reddine karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı:
7. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 22.02.2016 tarihli ve 2015/12891 E., 2016/3100 K. sayılı kararı ile;
“…Hüküm davacı kadın tarafından kusur belirlemesi, manevi tazminatın reddi ve maddi tazminatın miktarı yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere göre davacı kadının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.
2-Toplanan delillerden, davalı erkeğin mahkemece belirlenen kusurlu davranışları yanında eşini evden kovduğu ve hakaret ettiği anlaşılmaktadır. Erkeğin gerçekleşen bu kusurlu eylemleri davacı kadının kişilik haklarına saldırı niteliğindedir. Davacı kadın yararına manevi tazminatın (TMK. m.174/2) şartları oluştuğu nazara alınarak lehine manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken kusur belirlemesinde yanılgıya düşülerek kusurların kadının kişilik haklarına saldırı oluşturmadığı gerekçesiyle bu isteğin reddine hükmedilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir,…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.
Direnme Kararı:
8. Kayseri 1. Aile Mahkemesinin 12.05.2016 tarihli ve 2016/311 E, 2016/420 K. sayılı kararı ile bozma öncesi kararda yer alan gerekçenin yanında bozma ilamının yerinde olmadığı, önceki hükmün daha isabetli olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
9. Direnme kararı yasal süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK
10. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalı tarafın kusurlu davranışlarının tamamı bir bütün olarak değerlendirildiğinde, davacının kişilik haklarının saldırıya uğrayıp uğramadığı, burada varılacak sonuca göre davacı yararına Türk Medeni Kanunu’nun 174/2 maddesinde yer alan manevi tazminat koşullarının oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır.

III. GEREKÇE
11. Uyuşmazlığın çözümü bakımından ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar görülmektedir.
12. Bilindiği üzere 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) “Evlilik birliğinin sarsılması” başlıklı 166. maddesinin bir ve ikinci fıkraları;
“Evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir.
Yukarıdaki fıkrada belirtilen hâllerde, davacının kusuru daha ağır ise, davalının açılan davaya itiraz hakkı vardır. Bununla beraber bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilir.” hükmünü taşımaktadır.
13. Genel boşanma sebeplerini düzenleyen ve yukarıya alınan madde hükmü, somutlaştırılmamış veya ayrıntıları ile belirtilmemiş olması nedeniyle evlilik birliğinin sarsılıp sarsılmadığı noktasında hâkime çok geniş takdir hakkı tanımıştır.
14. Boşanma nedeniyle eşlerin birbirine karşı nafaka ve tazminat ödeme yükümlülüğü TMK’nın 174. maddesiyle “Mevcut veya beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenen kusursuz veya daha az kusurlu taraf, kusurlu taraftan uygun bir maddî tazminat isteyebilir.
Boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan taraf, kusurlu olan diğer taraftan manevî tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebilir.” şeklinde düzenleme altına alınmıştır.
15. Eldeki davada; ilk derece mahkemesince boşanmaya sebep olan olaylarda erkek eşin tam kusurlu olduğu gerekçesiyle tarafların boşanmalarına karar verilmiştir. Ne var ki, erkek eşe yüklenen kusurlu davranışların diğer tarafın kişilik haklarına saldırı teşkil etmediği gerekçesiyle kadın eşin manevi tazminat istemi reddedilmiştir.
16. Manevi tazminat talepleri boşanmanın eşlerle ilgili mali sonuçlarından biri olup, boşanma nedeniyle hükmedilecek maddi ve manevi tazminat talepleri hakkında TMK’nın 174. maddesi “Mevcut veya beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenen kusursuz veya daha az kusurlu taraf, kusurlu taraftan uygun bir maddî tazminat isteyebilir. Boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan taraf, kusurlu olan diğer taraftan manevî tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebilir.” hükmünü taşımaktadır.
17. Maddenin ikinci fıkrasına göre boşanma sonucunda manevi tazminata karar verilebilmesi için diğer koşullar yanında manevi tazminat talebinde bulunan tarafın, boşanmaya sebep olan olaylar nedeniyle kişilik haklarının saldırıya uğraması gerekir.
18. Kişilik hakları, bir bütün olarak kişinin maddi ve manevi varlığıyla ilişkili ve bu varlığın geliştirilmesini hedefleyen haklar ve özgürlükler olarak tanımlanır. Bu haklar; kişiliğe bağlı, dokunulamaz, devredilemez ve vazgeçilemez haklardır. Kişilik haklarının mutlak bir hak oluşu, hak sahibine, bu hakka ve hakkın içerdiği değerlere herkesin saygı göstermesini isteme, kişisel değerlerin korunmasını herkesten isteme, yasaların, kamu düzeninin ve genel ahlak ile adabın çizdiği sınırlar içerisinde dilediği gibi kullanma hakkı verir. Kişilik hakkı kavramı; kişiyi var eden, kişiliğini serbestçe geliştirmesini sağlayan, diğer kişilerden farklılığını temin eden bütün değerler üzerindeki haktır. Yaşam, vücut bütünlüğü, özgürlükler, şeref ve haysiyet, özel yaşam, isim, resim gibi kişisel varlıklar üzerindeki haklar kişilik hakkını ifade eder. Bu varlıklara yönelen saldırılar ise kişilik hakkının ihlali sonucunu doğururlar.
19. Kişilik haklarının korunmasına ilişkin temel düzenleme TMK’nın 23, 24 ve 25. maddelerinde yer almakta; Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesi ile bu düzenlemeler tamamlanmaktadır. Ancak bu genel korumanın dışında bazı kişisel değerleri koruyan özel hükümler de bulunmakta olup, TMK’nın 174. maddesi bu hükümlerden biridir.
20. Özel Daire ile yerel mahkeme arasındaki uyuşmazlık; ilk derece mahkemesince belirlenen kusurlu davranışlar yanında ayrıca erkek eşin “evden kovma ve hakaret etme” şeklinde gerçekleşen kusurlu davranışları sergileyip sergilemediği noktasında toplandığına göre Yargıtay’da boşanma davalarına yönelik temyiz incelemesini hangi kıstaslara göre yapıldığıyla ilgili açıklama yapılmasında yarar bulunmaktadır.
21. Yargıtay boşanma davalarında temyiz incelemesi aşamasının daha sağlıklı yürütülebilmesi amacıyla; her bir davada verilecek olan boşanma kararı, ferileri ve boşanmanın mali sonuçları yönünden yapılacak denetlemeye uygun şekilde, tarafların boşanmaya sebep olan olaylarda gerçekleşen kusurlu davranışları belirtildikten sonra eşlerin kusur durumlarını “kusursuz, az kusurlu, eşit kusurlu, ağır kusurlu veya tam kusurlu eş” şeklinde belirlenmesi gerektiğini belirtmiştir. Yine Yargıtay, 03.07.1978 tarihli, 5/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararıyla da “kimin daha fazla kusurlu olduğunu tayin hususunda önceden bir ölçü konulamayacağına ve bu hususta bir içtihadı birleştirmeye gidilemeyeceğine” karar vererek her bir boşanma davasında tarafların kusurluluk durumlarının kendine özgü ve o evliliğe münhasır olduğunu kabul etmiştir.
22. Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki; TMK’nın 166. maddesinin 1 ve 2. fıkraları uyarınca evlilik birliği, eşler arasında ortak hayatı çekilmez duruma sokacak derecede temelinden sarsılmış olduğu takdirde, eşlerden her biri kural olarak boşanma davası açabilir ise de, Yargıtay bu hükmü tam kusurlu eşin dava açamayacağı şeklinde yorumlamaktadır. Çünkü tam kusurlu eşin boşanma davası açması tek taraflı irade ile sistemimize aykırı bir boşanma olgusunu ortaya çıkarır. Boşanmayı elde etmek isteyen kişi karşı tarafın hiçbir eylem ve davranışı söz konusu olmadan, evlilik birliğini, devamı beklenmeyecek derecede temelinden sarsar, sonra da mademki “birlik artık sarsılmıştır” diyerek boşanma doğrultusunda hüküm kurulmasını talep edebilir. Böyle bir düşünce, kimsenin kendi eylemine ve tamamen kendi kusuruna dayanarak bir hak elde edemeyeceği yönündeki temel hukuk ilkesine aykırı düşer (TMK m.2). Nitekim benzer ilkeye HGK’nın 04.12.2015 T., 2014/2-594 E. ve 2015/2795 K. sayılı kararında da değinilmiştir. Bu durumda kusur ilkesine göre genel sebeple (TMK m. 166/1) boşanmaya karar verebilmek için davalının az da olsa kusurlu olması gerekir.
23. Bu açıklamalar kapsamında elde ki davaya gelince; tarafların komşusu olan tanık beyanlarına göre, erkek eşin davacıyı evden kovduğu, bu nedenle kadın eşin iki gece tanık N.K.’nın evinde kaldığı, sonrasında komşuların aralarında para topladığı, toplanan parayla davacıya uçak bileti aldıkları ve davacı eşi Kayseri’ye ailesinin yanına gönderdikleri anlaşılmaktadır. Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde; erkek eşin davacıya hakaret ettiği ve zaten “eşini evden kovma” şeklinde gerçekleşen kusurlu davranışın kendi içinde “hakaret eylemini” barındırmasının doğal sonucu olmasına göre yerel mahkemece, somut olaya uygun ve aynı yönlere işaret eden bozma kararına uyulması gerekirken, davalı erkek eşin kişilik haklarına saldırı niteliği taşıyan kusurlu davranışının ispat edilemediği gerekçesiyle davacı kadın eşin manevi tazminat talebinin reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.
24. O hâlde, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırı olup direnme kararı bozulmalıdır.

IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Davacı vekilinin temyiz itirazının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
Aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 11.02.2021 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

Mobing Nedir ve Ne Değildir? Sistematik Olmayan Bir Kere Yaşanan Kötü Davranış Mobing Sayılmaz

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi         2017/17931 E.  ,  2020/14104 K.

“Aynı ortamda bulunan veya aynı organizasyona bağlı olan bir veya birden fazla kimsenin, bir kişiye belli bir amaçla, sistematik bir şekilde, yılgınlık, korku, tedirginlik, endişe, bunalım, bıkkınlık, sıkıntı veya kaygı oluşturacak söz, tutum veya davranışlarla psikolojik ve duygusal baskı kurarak onu belli şekilde davranmaya ya da davranmamaya, ortak alandan uzaklaştırmaya, güçsüzleştirmeye, değersizleştirmeye, aşağılamaya, küçük düşürmeye veya pasifize etmeye yönelik çabalarına mobbing denilir.”

Yerel Mahkeme Kararı Özeti: Mahkemece, tanık beyanları incelendiğinde davacının işyerinde uygulanan psikolojik taciz ( Mobing ) sebebi ile haklı olarak iş akdini feshettiği ve bu sebeple kıdem tazminatına hak kazandığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.


Y A R G I T A Y K A R A R I
Davacı isteminin özeti:
Davacı vekili, müvekkilinin yaklaşık yedi yıl davalı şirkette çalıştığını, çalışmasının ilk yıllarında davalı işyerinde sorun yaşamayan müvekkilinin son yıllarda sürekli sorunlarla karşılaştığını, işveren tarafından haksız muamelelere maruz bırakıldığını, müvekkil aleyhine ileride herhangi bir uyuşmazlık durumunda kullanmak için haksız ve her türlü somut olgudan uzak tutanaklar tutulduğunu, işveren tarafından müvekkilinin çalışma sahasının sık sık değiştirildiğini, 4-5 işçinin aynı anda yapabileceği işin 2 işçi tarafından zorla yaptırıldığını, işveren tarafından yapılan bütün bu kötü muamelelerin mobbing olduğunun açık olduğunu, işverenin bütün bunları yaparak müvekkil işçiyi sindirip yıldırarak işi kendi isteğiyle bırakmasını amaç edindiğini, bu kötü muamelelerin sistemli ve sistematik şekilde müvekkil işçinin işi bıraktığı ana kadar devam ettiğini, nitekim müvekkil işçinin bu kötü muamelelere daha fazla dayanamayıp durumu işverene ilettiğinde, işverenin buna karşılık “ya çalışsın yada gitsin evinde yatsın” diyerek adeta müvekkili işten kovduğunu, bunun üzerine müvekkil işçinin işi haklı nedenlerle bıraktığını ileri sürerek, kıdem tazminatı alacağının davalıdan tahsilini istemiştir.
Davalı cevabının özeti:
Davalı vekili, mobing ile ilgili iddialarının gerçeği yansıtmadığını, davacıya olağanın üzerinde bir iş verilmediğini, davacının yetkili müdürün talimatlarını yerine getirmeyerek işten çıkarılmak için bahaneler ürettiğini, kendisinin işten ayrılmak istediğini, soyut ve gerçek dışı beyanlarla sözleşmeyi feshettiğini savunarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
Mahkeme kararının özeti:
Mahkemece, tanık beyanları incelendiğinde davacının işyerinde uygulanan psikolojik taciz sebebi ile haklı olarak iş akdini feshettiği ve bu sebeple kıdem tazminatına hak kazandığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Temyiz:
Kararı davalı vekili temyiz etmiştir.
Gerekçe:
1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.
2-Taraflar arasında davacıya mobbing uygulanıp uygulanmadığı ve bunun sonuca bağlı olarak davacının iş akdini haklı nedenle feshedip etmediği hususu tartışmalıdır.
Aynı ortamda bulunan veya aynı organizasyona bağlı olan bir veya birden fazla kimsenin, bir kişiye belli bir amaçla, sistematik bir şekilde, yılgınlık, korku, tedirginlik, endişe, bunalım, bıkkınlık, sıkıntı veya kaygı oluşturacak söz, tutum veya davranışlarla psikolojik ve duygusal baskı kurarak onu belli şekilde davranmaya ya da davranmamaya, ortak alandan uzaklaştırmaya, güçsüzleştirmeye, değersizleştirmeye, aşağılamaya, küçük düşürmeye veya pasifize etmeye yönelik çabalarına mobbing denilir.
İşyerinde mobbing, belirli kişi ya da kişilerin zarar verici söz, tutum ve davranışlarına maruz kalınmasıyla başlayan yıldırma, yıpratma, sindirme, bıktırma ve belli şekilde davranmaya mecbur bırakma sürecini içermektedir. Bu sürecin başından sonuna kadar hedef alınan kişi veya kişilere sistemli bir şekilde psikolojik, duygusal ve sosyal saldırı gerçekleştirilmektedir. Hedef alınan kişinin şeref, kişilik, karakter, inanç, değer, yetenek, tecrübe, düşünce, tercih, yaşam biçimi ve kültür gibi yönlerine topluca bir saldırı söz konusudur. Bu saldırı, dedikodu ve söylenti çıkarma, iftira atma, çalışanlar önünde küçük düşürme, hafife alma, karalama, kötüleme ve yok sayma gibi kişiyi zihinsel, ruhsal, fiziksel ve bedensel olarak etkileyebilecek eylemlerle yapılmaktadır.
Uluslararası Çalışma Örgütü’ne göre mobbing, “bir veya bir grup işçiyi sabote etmek için yapılan, zalimce, kötü niyetli, intikamcı, aşağılayıcı ve eleştirici tavırlarla kendini gösteren davranış biçimi” şeklinde tanımlanmaktadır.
Mobbingi; stres, tükenmişlik sendromu, işyeri kabalığı, iş tatminsizliği ya da doyumsuzluğu gibi olgulardan ayıran husus, belli kişinin belli bir amaca yönelik olarak hedef alınması, yapılan haksızlığın sürekli, sistematik ve sık oluşudur.
Süreklilik göstermeyen, belli aralıklarla sık sık tekrarlanmayan, haksız, kaba, nezaketsiz veya etik dışı davranış mobbing olarak nitelendirilemez.
Somut uyuşmazlıkta, tanık beyanları değerlendirilerek mahkemece davacıya mobbing uygulandığı kanaatine varılarak iş akdinin haklı nedenle feshedildiği kabul edilmiştir. Yargılama esnasında dinlenen davacı ve davalı tanıklarının beyanlarında özetle davacıya karşı iş yerinde uygulanan herhangi bir baskı ve art niyet olmadığını, davacıya karşı herkese davranıldığı gibi davranıldığını, patronlarının kimseye ayrımcılık yapmadığını bizzat belirtmiş oldukları gibi davacı tanık beyanlarına göre davacının işi bıraktığı gün yaşanan olayda sadece bir defaya özgü yükleme işinin üç-dört işçi yerine davacının da yer aldığı iki kişi tarafından yapılmasının istenmesi ve davacının da iki kişi ile bu işin yapılmayacağını belirtmesi üzerine patron tarafından yükleme yapacaksa yüklesin yoksa evinde otursun şeklinde ki söyleminin ardından davacının iş yerini terk ettiği anlaşılmakla yaşanan bu olay ve davacının tüm hizmet süresi boyunca doğrudan davacıyı hedef alan, sürekli ve sistematik baskıdan bir diğer anlatımla mobbing olarak nitelendirilebilecek bir durumdan bahsetmenin mümkün olmadığı gibi dosya kapsamına göre davacıya mobbing uygulandığına yönelik ispata yarar tanık beyanı da dahil hiçbir delil bulunmamaktadır. Bu itibarla davacının mobbing iddiasına dayalı iş akdini haklı nedenle feshettiği iddiasını kanıtlayamadığından kıdem tazminat talebinin reddi gerekirken kabulü hatalı olup, kararın bozulması gerekmiştir.
Sonuç:
Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının isteği halinde ilgiliye iadesine, 02/11/2020 gününde oybirliğiyle karar verildi.

“CLEANEX” – “CLEANY” İbareli Markalar Arası İltibas

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi         2020/126 E.  ,  2020/3625 K.

Davacı vekili, davalı şirketin 2015/19160 kod numaralı “CLEANY” ibaresinin marka olarak tescili için yaptığı, başvurunun yayınlandığını, davacı tarafından, başvuru konusu markanın “CLEANEX” ile “KLEENEX” ibareli markaları ile iltibas yaratacak derecede benzer olduğu gerekçesi ile itiraz edildiğini, itirazların davalı kurum tarafından reddedildiğini, oysa dava konusu markanın davacının 2014/59997, 2001 25513, 2014/ 74702, 143197, 2006 06087, 2006 06088, 102289, 95558, tanınmış ozel/02393 nolu markaları iltibas yaratacak derecede benzer olduğunu, Cleanex- Cleany markaları bakımından Kılineks ve Kılini şeklindeki okunuşun, her iki markanın da “Clean” harf dizilişi ile başladığını, “clean” sözcüğünün “temiz” anlamına geldiğini, “Cleanex” ibaresinin her hangi bir anlam taşımadığını, görsel, işitsel benzerliğin olduğunu, markalar arasındaki tek farklılığın “ex” hecesinin “y” hecesine dönüştürülmesinden kaynaklandığı, Kleenex- Cleany markaları bakımından işitsel olarak ayırt edilmeyecek derecede benzer olduğunu, davacı ile davalı firma arasında ticari/ekonomik/idari bir ilişki uyarınca/anlaşma, yeni versiyonu olarak algılanma ihtimalinin çok yüksek olduğunu, dava konusu markanın 16 ve 21.sınıftaki malları kapsadığını, davacı markalarının da 03, 05, 10, 16, 21, 24 ve 25.sınıftaki malları kapsadığını, 16. sınıfta yer alan “Kağıt, karton (mukavva), kağıt veya karton malzemeden mamul ambalajlama ve sarma malzemeleri, karton kutular, kağıttan yapılmış tek seferlik kullanıma mahsus ürünler (Kırtasiye amaçlı ürünler hariç): kağıt havlular, tuvalet kağıtları, kağıt peçeteler” mallarının birebir örtüştüğünü, davacının KLEENEX markalarının çok tanınmış markalar olduğunu, Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 2009/12693, 2011/14407 sayılı kararı ile tanınmış marka olarak kabul edildiğini, Türkpatent nezdinde ozel/02393 numarası ile tanınmış olarak kayıtlı olduğunu, davalının kötüniyetli olduğunu ileri sürerek 2016-M-12488 YİDK kararının iptaline, 16.sınıfta yer alan “Kağıt, karton (mukavva), kağıt veya karton malzemeden mamul ambalajlama ve sarma malzemeleri, karton kutular, kağıttan yapılmış tek seferlik kullanıma mahsus ürünler (Kırtasiye amaçlı ürünler hariç): kağıt havlular, tuvalet kağıtları, kağıt peçeteler” ürünleri için tescil işlemlerinin sonlandırılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı Türk Patent ve Marka Kurumu vekili, müvekkili kurum kararının usul ve yasaya uygun bulunduğunu savunarak, davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Diğer davalı cevap vermemiştir.

Mahkemece, iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre, davalının “Cleany (2015/19160)” ibareli marka başvurusu ile davacının “CLEANEX (2014/59997)” ibareli markaları arasında dava konusu 2015/19160 sayılı markanın kapsamında yer alan 16. sınıftaki “Kağıt, karton (mukavva); kağıt veya karton malzemeden mamul ambalajlama ve sarma malzemeleri, karton kutular; kağıttan yapılmış tek seferlik kullanıma mahsus ürünler (kırtasiye amaçlı ürünler hariç); kağıt havlular, tuvalet kağıtları, kağıt peçeteler” yönünden biçim, düzenleme ve tertip tarzı itibariyle görsel ve sescil olarak ortalama tüketicileri iltibasa düşürecek derecede bir benzerlik bulunduğu, işin uzmanı yahut dikkatli kişilerden oluşmayan, makûl düzeyde bilgilendirilmiş, marka ve başvuru konusu işareti aynı anda görüp detaylarını karşılaştırma olanağı bulunmayan, daha önce görüp yararlandığı markanın aşağı yukarı net anısının tesirinde olan ortalama düzeydeki alıcı kitlesinin, yukarıda belirtilen 16. sınıftaki mallar yönünden ayırdığı satın alma süresi içinde, davalının başvuru markasını gördüğünde davacıya ait “CLEANEX (2014/59997)” ibareli markasından farklı bir marka olduğunu algılayamayacağı, diğer bir anlatımla ortalama tüketici kesimi tarafından davacının yukarıda belirtilen 16. sınıftaki mallar açısından “CLEANEX (2014/59997)” ibareli markalı ürünleri satın almak isterken davalının “Cleany (2015/19160)” ibareli markalı ürünleri satın almak yanılgısı yaşayabilecekleri, her iki markanın aynı işletmenin markası ve idari-ekonomik anlamda bağlantılı bir işletme markaları olarak algılanabileceği gerekçesi ile davanın kabulüne, dava konusu 2016-M-12488 sayılı YİDK kararının dava konusu edilen 2015/19160 sayılı markanın kapsamında yer alan 16. sınıftaki “Kağıt, karton (mukavva); kağıt veya karton malzemeden mamul ambalajlama ve sarma malzemeleri, karton kutular; kağıttan yapılmış tek seferlik kullanıma mahsus ürünler (kırtasiye amaçlı ürünler hariç); kağıt havlular, tuvalet kağıtları, kağıt peçeteler” yönünden iptaline karar verilmiştir.

Karar, davalı kurum vekili tarafından istinaf edilmiştir.

Ankara Bölge Adliye Mahkemesince, mahkemenin vakıa ve hukuki değerlendirmesinde usul ve esas yönünden yasaya aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davalı kurum vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.

Kararı, davalı TPMK vekili temyiz etmiştir.

Yapılan yargılama ve saptanan somut uyuşmazlık bakımından uygulanması gereken hukuk kuralları gözetildiğinde İlk Derece Mahkemesince verilen kararda bir isabetsizlik olmadığının anlaşılmasına göre yapılan istinaf başvurusunun HMK’nın 353/b-1 maddesi uyarınca Bölge Adliye Mahkemesince esastan reddine ilişkin kararın usul ve yasaya uygun olduğu kanısına varıldığından Bölge Adliye Mahkemesi kararının onanmasına karar vermek gerekmiştir.

SONUÇ: Yukarda açıklanan nedenlerle, davalı kurum vekilinin temyiz isteminin reddi ile Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın HMK’nın 370/1. maddesi uyarınca ONANMASINA, HMK’nın 372. maddesi uyarınca işlem yapılmak üzere dava dosyasının İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, aşağıda yazılı bakiye 10,00 TL temyiz ilam harcının temyiz eden davalı kurumdan alınmasına, 28.09.2020 tarihinde kesin olarak oybirliğiyle karar verildi.

Sevgililer Gününü Unutmak Boşanma Sebebi mi?

Davalı erkeğin de eşine karşı ilgisiz olduğu, eşini sürekli özel günlerde ve sosyal ortamlarda yalnız bıraktığı ve boşanmaya sebebiyet veren olaylarda, kusurlu olduğu anlaşılmaktadır.
gift boxes with heart shaped cookie and flowers

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi  2015/20218 E.  ,  2016/13513 K.

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davalı-karşı davacı kadın tarafından, reddedilen boşanma ve ziynet alacağı davaları ile erkeğin kabul edilen boşanma davası yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalı-karşı davacı kadının ziynet alacağı davasının reddine yönelik temyiz itirazları yersizdir.

2-Davalı-karşı davacı kadının diğer temyiz itirazlarının incelenmesine gelince;

Mahkemece, evlilik birliğinin sarsılmasına yol açan olaylarda, davalı-karşı davacı kadının tamamen kusurlu olduğu kabul edilerek, kadının davasının reddine, erkeğin davasının kabulü ile boşanmalarına karar verilmiş ise de; davalı-karşı davacı kadının mahkemece kabul edilen ve gerçekleşen kusurlu davranışları yanında, davacı-karşı davalı erkeğin de eşine karşı ilgisiz olduğu, eşini sürekli özel günlerde ve sosyal ortamlarda yalnız bıraktığı ve boşanmaya sebebiyet veren olaylarda, kusurlu olduğu anlaşılmaktadır. Bu halde, taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak ve birliğin devamına imkan vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir. Gerçekleşen olaylar karşısında, davalı-karşı davacı kadın da dava açmakta haklı olup, Türk Medeni Kanununun 166.maddesi koşulları kadının davası yönünden gerçekleşmiştir. O halde, davalı-karşı davacı kadının boşanma davasının da kabulüne karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde reddi doğru görülmemiştir.

SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda (2.) bentte gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma sebebine göre yeniden karar verilmesi gerekli hale gelen davacı-karşı davalı erkeğin boşanma davası ve fer’ilerine yönelik temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, davalı-karşı davacı kadının ziynet alacağı davasına yönelik temyiz itirazlarının ise yukarıda (1.) bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi. 04.10.2016 (Salı)

Kamulaştırmasız El Atma Nedeniyle Emlak Vergisini İdarenin Ödemesi Gerektiği

Davaya konu edilen taşınmaza kamulaştırmasız el atılan tarih itibariyle davacının taşınmaz üzerindeki tasarruf yetkisinin kısıtlandığı (bu şekilde mülkiyet hakkının nimetlerinden yararlanamamasına rağmen külfetine katlandığı), ancak tahakkuk eden emlak vergisini ödemek zorunda kaldığı, halbuki fiilen el atmanın başladığı tarihten itibaren taşınmaza ilişkin emlak vergisinin kamu idaresi tarafından ödenmesi gerektiği dikkate alınmak suretiyle, gerekirse ödenen emlak vergisi hakkında bilirkişi görüşüne başvurulması ve hasıl olacak sonuca uygun bir karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile davanın reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırıdır.

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2020/9922 E. , 2020/8261 K.

Davacı; maliki olduğu taşınmazın davalı tarafından imar planına alındığını ve akabinde taşınmaza el atıldığını, Bakırköy 12. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/57-96 E.-K. sayılı kararıyla davalı belediye tarafından kamulaştırmasız el atıldığı tespit edilen taşınmazın davalı belediye adına tesciline karar verildiğini, taşınmaza el atılarak tasarruf yetkisi kısıtlanmasına rağmen 2003-2008 yılları arası döneme ilişkin emlak vergisinin talep edildiğini, bu nedenle İstanbul 3.Vergi Mahkemesinde dava açtığını, ancak bilahare 6111 sayılı Yasadan faydalanarak vergiyi Zeytinburnu Belediyesine ödendiğini, taşınmazın imar planında yeşil alan ve yol olarak belirlenmesi nedeniyle tasarruf hakkının kısıtlandığını, bu nedenle emlak vergisi ödemesinin durması gerektiğini, ayrıca kamulaştırmasız olarak el atıldığı için emlak vergisinden el atan idarenin sorumlu olduğunu ileri sürerek; davalı yararına ödenen 135.167,05 TL’nin, ödeme tarihi olan 13.06.2011 tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsilini talep etmiştir.
Davalı; taşınmazı 18.09.2008 tarihinde edindiğini, bu tarihten öncesi için vergi tahakkuk ettirilemeyeceğini, davanın Vergi Mahkemelerinde görülmesi gerektiğini savunarak, davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece; taşınmazdaki tasarruf hakkının kısıtlanması halinde, malikin emlak vergisi yükümlülüğünün devam edip etmediği hususunun tartışılmasının adli yargının değil vergi mahkemelerinin görevinde olduğu gerekçesiyle verilen görevsizlik kararı, davacı tarafından temyiz edilmiş ve Dairece verilen 07.02.2013 tarihli ve 2013/355-1857 E.-K. sayılı kararıyla; idare tarafından tek taraflı olarak tesis edilen ve re’sen uygulanabilir nitelikte olan bir hukuki tasarruf bulunmadığı, dava konusu uyuşmazlığın idari nitelikte olmadığı, özel hukuk hükümlerine ve BK’nın 61-66. (TBK 77-78) maddelerinde belirtilen sebepsiz zenginleşme koşullarına göre Adli Yargıda çözümlenmesi gerektiğine değinilerek bozulmuştur.
Bozma sonrası, Zeytinburnu Belediyesi’nin dahili davalı sıfatı ile davaya dahiline karar verilerek yapılan yargılama sonucunda, mahkemece; vergi tahakkukunun davacının taşınmaza malik olduğu dönemler için belirlendiği, sebepsiz zenginleşmenin olmadığı, vergi tahakkuk işlemi yapmayan, Büyükşehir Belediyesine husumet yöneltilmesinin yerinde olmadığı gerekçesiyle davanın İstanbul … yönünden husumet nedeniyle reddine, Zeytinburnu Belediyesi yönünden ise esastan reddine dair verilen karar, davacı tarafın temyizi üzerine Dairece verilen 05.06.2018 tarihli ve 2016/15602-2018/6352 E.-K. sayılı kararıyla; 1086 sayılı HMUK ve 6100 sayılı HMK’da dahili dava şeklinde bir müessese bulunmadığı, dava dilekçesinde davalı olarak gösterilen kişiler dışında hüküm kurulamayacağı gibi mecburi dava arkadaşlığı dışında dahili dava edilerek yargılama yapılmasının da uygun olmadığı, Zeytinburnu Belediyesi’nin davalı İstanbul … ile mecburi dava arkadaşlığı bulunmayıp, bu şekilde davaya, davalı olarak dahil edilip hakkında hüküm tesisinin hatalı olduğu, öte yandan davacının, maliki olduğu taşınmaza İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın kamulaştırmasız el atması nedeniyle tasarruf hakkının kısıtlandığını, taşınmazdan Belediye’nin yararlanması nedeniyle tahakkuk eden emlak vergilerinden davalının sorumlu olduğunu ileri sürerek, davalı yararına ödemiş olduğunu iddia ettiği vergilerin iadesini talep ettiği, davacının tahakkuk eden emlak vergilerine itirazı bulunmadığına göre, davalı İstanbul Belediye Başkanlığı yönünden davanın esasına girilerek sonucu dairesinde hüküm tesisi gerekirken davanın husumet nedeniyle reddine karar verilmesinin isabetsiz olduğu gerekçesiyle bozulmuştur.
Bozmaya uyan mahkemece; vergi kanunlarında kendisine vergi borcu terettüp eden gerçek ve tüzel kişiler denilerek vergi mükellefinin tarif edildiği, kamulaştırmasız el atma dolayısıyla açılan davada bedelin davacıya tam olarak ödendiği, taşınmaza kamulaştırmasız el atılmış olsa dahi taşınmazın davalı adına tescil edilmeyip bu dönemde davacı tarafından başka hukuki yollara da başvurma olanağı bulunduğu, emlak vergisinin davalı idare tarafından ödenmesi gereken bedelden sayılamayacağı gerekçesiyle İstanbul Belediyesi yönünden davanın reddine, davalı … Belediye Başkanlığı HMK’da yer almayan bir usule göre davaya dahil edildiğinden bu davalı hakkında hüküm kurulmasına yer olmadığı ancak bu durumda lehine maktu vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiği gerekçesiyle; Zeytinburnu Belediye Başkanlığı hakkında karar oluşturulmasına yer olmadığına, İstanbul … hakkındaki davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Davada, davacı yasal olarak davalının sorumlu olduğunu iddia ettiği emlak vergisini ödediğini belirterek, sebepsiz zenginleşme ve vekaletsiz iş görme hukuksal nedenine dayanarak alacak talep etmektedir.
Davaya konu edilen taşınmaz davacı … Kilise ve Hastanesi adına tapuda kayıtlı iken, davacının kamulaştırmasız el atma sebebiyle 07.09.2004 tarihinde açtığı dava sonucunda; 748,92 m²’lik kısmının yol olarak terkinine ve 4992,08 m²’lik kısmının yeşil alan olarak İstanbul … adına tesciline karar verilmiş, verilen bu karar temyiz incelemesinden geçerek 15.09.2008 tarihinde kesinleşmiştir.
Taraflar arasındaki uyuşmazlık, taşınmaza kamulaştırmasız el atılan dönemde taşınmazın emlak vergisinden kimin sorumlu olduğuna ilişkindir. Davalı Belediye, vergi tahakkukunun davacının taşınmaza malik olduğu dönemler için belirlendiğini, bu nedenle vergi mükellefinin davacı olduğunu savunmakta, davacı ise davalının kamulaştırmasız el atması nedeniyle taşınmaz üzerindeki tasarruf hakkının kısıtlandığını, taşınmazdan Belediyenin yararlanması nedeniyle tahakkuk eden emlak vergilerinden davalının sorumlu olduğunu iddia etmektedir.
Zeytinburnu Belediyesi’nin 03.12.2014 tarihli yazısında; …,… Hastanesi Vakfının maliki olduğu …,… parsel sayılı taşınmaz ile ilgili Arsa Vergisi tahakkuklarına 1319 sayılı Emlak Vergisi Kanunun 30. maddesi istinaden kısıtlılık uygulandığı, mükellefin 22/05/2008 tarihinde verdiği dilekçesine istinaden mükellefin 2008 yılında Emlak Vergisi mükellefiyetinin sona erdirildiği ve tecil edilen 9/10 oranındaki verginin 2003 yılından 2008 yılına kadar tahakkuk ettirildiği, …,… Ermeni Hastanesi Vakfının yapılan işlem için vergi mahkemesi nezdinde dava açtığı, açılan davalar devam ederken 6111 sayılı Kanun hükümlerinden yararlanmak amacıyla davalardan feragat ederek istenen vergileri ödediği belirtilmiştir.
İmar Kanunu’nun 13’üncü maddesinde emlak vergisi ödemesi durdurulan taşınmazların kamulaştırılması durumunda, durdurma tarihi ile kamulaştırma tarihi arasındaki emlak vergisinin kamulaştırma yapan idare tarafından ödeneceği belirtilmiş olmakla birlikte kamulaştırmasız el atma ile ilgili olarak herhangi bir hüküm bulunmamaktadır.
Kamulaştırmasız el atma, kamu idareleri tarafından usulüne uygun olarak yapılmış bir kamulaştırma işlemi olmaksızın özel mülkiyette bulunan taşınmazlara fiilen el konulması olarak tanımlanabilir. Kamulaştırmasız el atma durumunda taşınmazın gerçek maliki tapuda malik olarak görünse bile fiilen taşınmazı üzerinde tasarruf etme imkanı kalmamaktadır. Kamulaştırmasız el atmanın söz konusu olduğu durumlarda gerçek anlamda bir mülkiyetten ve emlak vergisi mükellefiyetinden söz etmek mümkün olmayacaktır.
Kamulaştırma yapılmaksızın karayolu yapılmak suretiyle el konulan bir taşınmazın malikinin emlak vergisi mükellefiyetini değerlendiren Danıştay 9. Dairesi 12.03.1991 tarihli ve 1989/843 E. 1991/796 K. sayılı kararında; “Her ne kadar 1319 sayılı Emlak Vergisi Kanunu’nun 13’üncü maddesinde Arazi Vergisi mükellefinin malik olduğu belirtilmiş ve Vergi Mahkemesince de ihtilaflı taşınmazın tapuda halen yükümlü üzerine kayıtlı olduğu tespit edilmişse de, olayda söz konusu taşınmaza kamulaştırma yapılmaksızın el konulduğu ve üzerinden Devlet Karayolu geçirildiği anlaşılmış olup, ihtilaflı taşınmaz tapuda yükümlü adına kayıtlı bulunsa bile artık yükümlünün bu taşınmaz üzerinde dilediği gibi tasarruf etme yetkisi ortadan kalkmış olduğundan gerçek anlamda mülkiyetten söz edilmesi mümkün değildir.” değerlendirmesi bulunmaktadır.
Yine Danıştay 9. Dairesi’nin 16.09.1997 tarihli ve 1996/6414 E., 1997/2503 K. sayılı kararında; imar programına alınan alanlarda kamulaştırma yapılıncaya kadar emlak vergisi ödemesinin duracağı, durdurma tarihi ile kamulaştırma tarihi arasında doğacak emlak vergisini kamulaştırmayı yapan idarenin ödeyeceği, tasarrufu kısıtlanan taşınmazın emlak vergisinin kısıtlama devam ettiği sürece 1/10 oranında ödeneceğine ilişkindir.
Yine Danıştay 9. Dairesinin 31.05.2007 tarih ve 2007/1783-2143 E.-K. sayılı kararında; imar planına alınan yerlerin tasarrufu kısıtlanan yerlerden sayılacağı, imar programına alınan alanlarda kamulaştırma yapılıncaya kadar emlak vergisi ödemesinin durdurulacağı, durdurma tarihi ile kamulaştırma tarihi arasında doğacak emlak vergisini kamulaştırmayı yapan idarenin ödeyeceği belirtilmiştir.
Fiilen kamu idaresince el konulan taşınmazın emlak vergisi için tapu malikine ödeme emri gönderilmesi de, Danıştay tarafından yasaya aykırı bulunmaktadır. (Danıştay 9. Dairesi’nin 24.09.1997 tarihli ve E:1996/3371, K:1997/2693 sayılı kararı, 12.03.1991 tarihli ve E:1989/843, K:1991/796 sayılı kararı)
Açıklanan mevzuat hükmü ile bu hükme ilişkin yargı kararlarına göre; kamulaştırmasız el atmalarda, fiilen el atmanın başladığı tarihten itibaren taşınmaza ilişkin emlak vergisinin, el atan kamu idaresi tarafından ödenmesi gerekmektedir.
Hal böyle olunca, mahkemece; yukarıda açıklanan hususlar gözetilerek, davaya konu edilen taşınmaza kamulaştırmasız el atılan tarih itibariyle davacının taşınmaz üzerindeki tasarruf yetkisinin kısıtlandığı (bu şekilde mülkiyet hakkının nimetlerinden yararlanamamasına rağmen külfetine katlandığı), ancak tahakkuk eden emlak vergisini ödemek zorunda kaldığı, halbuki fiilen el atmanın başladığı tarihten itibaren taşınmaza ilişkin emlak vergisinin kamu idaresi tarafından ödenmesi gerektiği dikkate alınmak suretiyle, gerekirse ödenen emlak vergisi hakkında bilirkişi görüşüne başvurulması ve hasıl olacak sonuca uygun bir karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile davanın reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırıdır.
Davacı, dava dilekçesinde davasını İstanbul Büyükşehir Belediyesine yöneltmiş olup, Zeytinburnu Belediyesini dava açarken davalı olarak göstermemiştir. Yargılama sırasında mahkemece, re’sen Zeytinburnu Belediyesinin davaya dahil edilmesi davacı taraftan istenmiş, bu nedenle Zeytinburnu Belediyesi davaya dahil edilmiştir.
Bu göre mahkemece; hakkında usulüne uygun olarak açılmış bir dava bulunmadığı kabul edilerek ve buna bağlı olarak hakkında karar oluşturulmasına yer olmadığına karar verilen Zeytinburnu Belediye Başkanlığı lehine vekalet ücretine hükmedilmiş olması da usul ve yasaya aykırıdır.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz olunan hükmün HUMK’nın 428.maddesi gereğince davacı yararına BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı HMK’nın geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK’nın 440.maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren 15 günlük süre içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 23/12/2020 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

“Cola Turka – Enerji Turka” Marka Tecavüz ve Haksız Rekabet

Uyuşmazlık; dava konusu ürünü kapsayan benzer sınıflarda tescilli “enerji turko+Şekil” ve “enerji turk+Şekil” ibareli markalar ile dava konusu ürünü kapsamayan sınıflarda tescilli “enerji turka+Şekil” ibareli markanın bulunması karşısında davalıların eyleminin davacının “Cola Turka” ve “Turka” ibareli markalarına tecavüz teşkil edip etmediği, haksız rekabetin oluşup oluşmadığı noktalarında toplanmaktadır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2017/15 E. , 2020/545 K.

Taraflar arasındaki “markaya tecavüz ve haksız rekabetin tespiti, men’i ve ref’i” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar, davacılar vekili ve davalı Dinamik İçecek Yemek Enerji ve Gıda Ürünleri Tur. Tic. Ltd. Şti. vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

Direnme kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:

Davacılar vekili 07.07.2011 tarihli dava dilekçesinde; müvekkillerinden Yıldız Holding A.Ş. adına tescilli “Cola Turka” ve “Turka” ibareli tanınmış çok sayıda markanın bulunduğunu, “Cola Turka” ve “Turka” ibareli markalar kullanılarak üretilen içeceklerin müvekkili Della Gıda Sanayi ve Tic. A.Ş. tarafından üretildiğini ve müvekkili Esas Pazarlama ve Tic. A.Ş. tarafından pazarlandığını, davalıların müvekkilinin tanınmış markası ile iltibas oluşturacak şekilde “energi turka +Şekil” ibaresi ile içecek üretip piyasaya sürdüklerini, dava dışı … ve… adına “energi turka+Şekil” ibareli marka tescil başvurularının yapıldığını, oysa davalılar adına tescilli ya da başvurusu devam eden “energi turka+Şekil” ibareli bir markanın bulunmadığını, davalılarca gerçekleştirilen eylemlerin markaya tecavüz ve haksız rekabet oluşturduğunu ileri sürerek davalıların eylemlerinin marka hakkına tecavüz ve haksız rekabet oluşturduğunun tespitine, men’ine, ref’ine, ürün ambalajlarının toplatılarak imhasına karar verilmesini talep etmiştir.


Davalı Cevabı:

Dava dilekçesi usulüne uygun olarak taraflara tebliğ edilmiştir.
Davalı Dinamik İçecek Yemek Enerji ve Gıda Ürünleri Tur. Tic. Ltd. Şti. vekili 25.07.2011 tarihli cevap dilekçesinde; müvekkilinin Avusturya’da … ve… adına tescilli “enerji turka+Şekil” markalı içeceği bu ülkeden ve bu kişilerden ithal ederek pazarladığını, müvekkilinin enerji içeceği piyasasına girmek istediğini, bu nedenle “Türk” anlamına gelen “Turka” markasını uygun gördüğünü, dava konusu markanın davacı markaları ile iltibas oluşturmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Davalı Ay-man Grup Gıda Med. Mad. Tur. İnş. Taah. Dan. İth. İhr. San. Tic. Ltd. Şti. davaya cevap vermemiş ve duruşmalara katılmamıştır.


İlk Derece Mahkemesi Kararı:

Ankara 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin 16.10.2012 tarihli ve 2011/118 E, 2012/159 K. sayılı kararı ile; davacı … Ticaret A.Ş.’nin “Turka” ibareli markalar üzerinde hiçbir hakkının bulunmadığı, bu nedenle aktif dava ehliyetinin olmadığı, davacı …Ş. adına tescilli “Turka” ve “Turka” esas unsurlu markaların bulunduğu, bu markalarının markasal gücünün yüksek olduğu ve bu şekilde tüketici gözünde marka ile işletmesel kökeninin özdeşleştiği, ancak dava dışı … ve… adına tescilli 2010/09366 sayılı “enerji turk+Şekil” ibareli ve 2010/11528 sayılı “enerji turko+Şekil” ibareli markaların bulunduğu, yine dava dışı … ve… adına Avusturya’da tescilli “enerji turka+Şekil” ibareli markanın bulunduğu, aynı kişiler tarafından aynı markanın tescili için TPE nezdinde 2010/09366 sayılı marka başvurusunda bulunulduğu, davalının dava konusu ürünleri Avusturya’dan ithal ettiğini savunması karşısında tescilli markaların ithalatını ve pazarlamasını yapan davalı eylemlerinin haksız rekabet ve tecavüz oluşturmayacağı gerekçesiyle, davacı … Ticaret A.Ş. yönünden davanın aktif dava ehliyeti yokluğundan diğer davacılar yönünden ise markaya tecavüz ve haksız rekabetin şartları oluşmadığından davanın reddine karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı:

Ankara 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur.

Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 25.11.2013 tarihli ve 2013/6373 E, 2013/21328 K. sayılı kararı ile; davalı Dinamik İçecek Yemek Enerji ve Gıda Ürünleri Tur. Tic. Ltd. Şti. vekilinin temyiz isteminin usulüne uygun olmaması nedeniyle reddine karar verildikten sonra “…

Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesine gelince; mahkemece, tescilli markalarının satışını yapan davalı eylemlerinin haksız rekabet ve marka hakkına tecavüz oluşturmayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmişse de, davacılar “Turka” ibareli markalarına dayanarak tecavüz ve haksız rekabetin oluştuğunu, davalının “Turka” ibaresini satışa arz ettiği ürünlerde kullandığını iddia etmiştir. Dosya kapsamından davalı adına ya da markalarını kullanmaya izninin bulunduğunu iddia ettiği kişiler adına TPE nezdinde dava konusu ürünü de kapsayan geçerli bir “Enerji Turka” ya da “Energi Turka” ibareli marka tescilinin bulunmadığı, “Turka” ibaresini taşıyan başvuruların müddet olduğu, ya da feragatle sonuçlandığı anlaşılmaktadır. Marka hukukunda tescil ve korumanın ülkeselliği ilkeleri geçerli olup, Avusturya’daki marka tescili bir başkasının markasına tecavüz teşkil edecek şekilde Türkiye’de kullanılmasına imkan vermez. Davacının iddia ve delilleri buna göre değerlendirilip sonucuna göre bir karar verilmek gerekirken yazılı gerekçe ile davanın reddedilmesi doğru olmayıp kararın bozulması gerekmiştir.
Ayrıca davacılar vekili, müvekkili Esas Pazarlama ve Ticaret A.Ş.’nin dava konusu ürünlerin satış ve pazarlamasını yaptığını, davalı eylemlerin müvekkili ile haksız rekabete sebep olduğunu iddia edip 556 sayılı KHK hükümlerinin yanı sıra TTK’nın haksız rekabete ilişkin hükümlerine dayanarak işbu davayı açtığına göre anılan davacının marka lisans hakkına sahip olmadığı, bu sebeple aktif dava ehliyetinin bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi de doğru olmamış, kararın bu yönden de bozulması gerekmiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur.


Direnme Kararı:

Ankara 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin 21.10.2014 tarihli ve 2014/100 E.-2014/240 K. sayılı kararı ile; Avusturya’daki tescilli markaya dayanılarak karar verilmediği, dava dışı … ve… adına Türkiye’de tescilli markaların bulunduğu gerekçesiyle bozma ilamının davacılardan Esas Pazarlama ve Tic. A.Ş.’ni aktif dava ehliyeti ile ilgili 3. bendine uyulmasına, bozma ilamının markaya tecavüzle ilgili 2. bendine ise direnilmesine karar verilmiştir.

Direnme kararı süresi içinde davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; dava konusu ürünü kapsayan benzer sınıflarda tescilli “enerji turko+Şekil” ve “enerji turk+Şekil” ibareli markalar ile dava konusu ürünü kapsamayan sınıflarda tescilli “enerji turka+Şekil” ibareli markanın bulunması karşısında davalıların eyleminin davacının “Turka” ibareli markalarına tecavüz teşkil edip etmediği noktasında toplanmaktadır.

III. GEREKÇE

Dava, markaya tecavüzün ve haksız rekabetin tespiti, meni ve ref’i istemlerine ilişkindir.

Uyuşmazlığı çözümü için ilk önce markanın korunmasına ilişkin yasal düzenlemeler ile hukuki kavram ve kurumların ortaya konulmasında yarar bulunmaktadır.

Bilindiği üzere, dava tarihinde yürürlükte bulunan 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname (565 sayılı KHK) ile sağlanan marka koruması tescil yoluyla elde edilir. Marka tescilinden doğan hakların kapsamı ise 556 sayılı KHK’nin 9. maddesinde (6769 sayılı Sınaî Mülkiyet Kanunu’nun (SMK) 7. maddesinde) sayılmıştır. Anılan madde; “Marka tescilinden doğan haklar münhasıran marka sahibine aittir. Marka sahibi, aşağıda belirtilen fiillerin önlenmesini talep edebilir:
a) Markanın tescil kapsamına giren aynı mal ve/veya hizmetlerle ilgili olarak, tescilli marka ile aynı olan herhangi bir işaretin kullanılması.
b) Tescilli marka ile aynı veya benzer olan ve tescilli markanın kapsadığı mal ve/veya hizmetlerin aynı veya benzeri mal ve/veya hizmetleri kapsayan ve bu nedenle halk tarafından, işaret ile tescilli marka arasında ilişkilendirilme ihtimali de dahil, karıştırılma ihtimali bulunan herhangi bir işaretin kullanılması.
c) Tescilli marka ile aynı veya benzer olan ve tescilli markanın kapsamına giren mal ve/veya hizmetlerle benzer olmayan, ancak Türkiye’de ulaştığı tanınmışlık düzeyi nedeniyle tescilli markanın itibarından dolayı haksız bir yarar elde edecek veya tescilli markanın itibarına zarar verecek veya tescilli markanın ayırt edici karakterini zedeleyecek nitelikteki herhangi bir işaretin kullanılması.
Aşağıda belirtilen durumlar, birinci fıkra hükmü uyarınca yasaklanabilir:
a) İşaretin mal veya ambalajı üzerine konulması.
b) İşareti taşıyan malın piyasaya sürülmesi veya bu amaçla stoklanması, teslim edilebileceğinin teklif edilmesi veya o işaret altında hizmetlerin sunulması veya sağlanması.
c) İşareti taşıyan malın gümrük bölgesine girmesi, gümrükçe onaylanmış bir işlem veya kullanıma tabi tutulması.
d) İşaretin, teşebbüsün iş evrakı ve reklamlarında kullanılması.
e) İşareti kullanan kişinin, işaretin kullanımına ilişkin hakkı veya meşru bir bağlantısı olmaması koşuluyla, işaretin aynı veya benzerinin internet ortamında ticari etki yaratacak biçimde, alan adı, yönlendirici kod, anahtar sözcük veya benzeri biçimlerde kullanılması.
Markanın sahibine sağladığı haklar, üçüncü kişilere karşı marka tescilinin yayın tarihi itibarıyla hüküm ifade eder. Marka tescil başvurusunun bültende yayınlanmasından sonra gerçekleşen ve marka tescilinin ilan edilmesi halinde yasaklanması söz konusu olabilecek fiiller nedeniyle başvuru sahibi, tazminat davası açmaya yetkilidir. Mahkeme, öne sürülen iddiaların geçerliliğine ilişkin olarak tescilin yayınlanmasından önce karar veremez.” şeklinde düzenleme içermektedir.

556 sayılı KHK’nin 61. (SMK’nin 29.) maddesinde ise, hangi fiillerin marka hakkına tecavüz sayılacağını açıklamıştır. Anılan madde; “Aşağıda sayılan fiiller marka hakkına tecavüz sayılır:
a) Marka sahibinin izni olmaksızın, markayı 9’uncu maddede belirtilen biçimlerde kullanmak.
b) Marka sahibinin izni olmaksızın, markayı veya ayırt edilmeyecek derecede benzerini kullanmak suretiyle markayı taklit etmek.
c) Markayı veya ayırt edilmeyecek derecede benzerini kullanmak suretiyle markanın taklit edildiğini bildiği veya bilmesi gerektiği hâlde tecavüz yoluyla kullanılan markayı taşıyan ürünleri satmak, dağıtmak veya bir başka şekilde ticaret alanına çıkarmak veya bu amaçlar için gümrük bölgesine yerleştirmek, gümrükçe onaylanmış bir işlem veya kullanıma tabi tutmak veya ticari amaçla elde bulundurmak.
d) Marka sahibi tarafından lisans yoluyla verilmiş hakları izinsiz genişletmek veya bu hakları üçüncü kişilere devretmek” şeklinde düzenleme içermektedir.

Görüleceği üzere, 556 sayılı KHK’nin 9 ve 61. maddeleri birlikte değerlendirildiğinde, tescilli bir marka ile aynı veya benzer olan ve bu nedenle bağlantı ihtimali de dâhil halk nezdinde karıştırılma ihtimali bulunan herhangi bir işaretin, markanın tescilli olduğu mallarla aynı veya benzer mallarda kullanılması marka hakkına tecavüz teşkil etmektedir. Karıştırılma (iltibas) ihtimalinden bahsedilmek için halkın bu iki işaret arasında herhangi bir şekilde, herhangi bir sebeple bir bağlantı kurması yeterlidir. Başka bir deyişle, tescilli marka ile kullanılan işaret arasında görsel ve sesçil (fonetik) yönden benzerlik bulunmasa, hatta genel görünüş (umumi intiba) açısından ayniyet veya benzerlik bulunmasa dahi, halk bunlar arasında herhangi bir şekilde bir bağlantı kuruyorsa karıştırılma ihtimalinin mevcudiyeti kabul olunacaktır. 556 sayılı KHK’nin 9/1-b maddesinde “ihtimal” kelimesi özenle ve özellikle kullanılmış bir kelime olup, şekil, ses, anlam, genel görünüm, çağrışım ve bir seri içinde bulunma izlenimi bu kapsamda değerlendirilmektedir. Bununla birlikte halk, aldığı mal veya hizmetin başka bir işletmeye ait olduğunu bilse fakat güvendiği işletme ile mal veya hizmet aldığı işletme arasında ekonomik bir bağlantı bulunduğunu zannetse bile “karıştırılma ihtimali” olduğunun kabulü gerekmektedir (Tekinalp, Ünal: Fikri Mülkiyet Hukuku, İstanbul, 2012, s. 434). Buradaki “halk” kavramından ortalama niteliklere sahip olan tüketicilerin anlaşılması gerekir.

556 sayılı KHK’nin 61/1-c maddesi yalnızca “ayırt edilemeyecek kadar benzer olan” yani “taklit” markayı taşıyan malların üçüncü kişiler tarafından ticari amaçla elde bulundurulması ya da bu mallar üzerinde ticari amaçla tasarrufta bulunulması hâlinde uygulanabilir.

Taklit marka kullanımı söz konusu olmayıp herhangi bir nedenle karıştırılma (iltibas) ihtimaline neden olacak şekilde benzer marka kullanımının söz konusu olduğu hâllerde ise bu malları piyasaya süren ya da stoklayan kişilerin eylemleri 556 sayılı KHK’nin 61/1-c maddesine göre değil, 61/1-a maddesindeki gönderme nedeniyle 556 sayılı KHK’nin 9/2-b maddesine göre marka hakkına tecavüz oluşturur.

Marka hakkı tecavüze uğrayan kişi, 556 sayılı KHK’nin 61. maddesindeki tecavüz fillerinden birini işleyen mütecavize karşı 556 sayılı KHK’nin 62. maddesi gereğince; marka hakkına tecavüz fiillerinin durdurulması; tecavüzün giderilmesi ve maddi ve manevi zararın tazmini; marka hakkına tecavüz dolayısı ile üretilmesi veya kullanılması cezayı gerektiren eşya ile bu eşyaları üretmeye yarayan araç, cihaz, makine gibi vasıtalara el konulması; el konulan ürünler üzerinde kendisine mülkiyet hakkının tanınması; el konulan ürünlerin ve araçların üzerlerindeki markaların silinmesi veya marka hakkına tecavüzün önlenmesi için kaçınılmaz ise imhası ve mahkeme kararının ilanı taleplerinde bulunabilir.

Diğer taraftan, haksız rekabet kuralları, rekabet hakkının dürüstlük kuralları çerçevesinde kullanılmasını sağlamak ve rekabet hakkının kötüye kullanılmasını engellemek amacı ile sevk edilen kurallardır. Bu kurallar genel nitelikli ve her alanda uygulanabilecek hükümler içermekle birlikte rekabet hakkının, Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 2. maddesi gereğince dürüstlük kurallarına uygun şekilde kullanılmasını sağlamaya çalışmaktadır (Arkan, Sabih: Ticari İşletme Hukuku, Ankara, 2018, s. 350).

Hem 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda (6762 sayılı TTK) hem de 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda (6102 sayılı TTK) haksız rekabet kuralları, ticari nitelik taşısın taşımasın tüm haksız rekabet hâllerini kapsayacak şekilde ve son derece ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Olay ve dava tarihi itibariyle somut olaya uygulanması gereken 6762 sayılı TTK’nin 56. (6102 sayılı TTK’nin 54.) maddesinde haksız rekabete ilişkin amaç ve genel hükme yer verildikten sonra, aynı Kanun’un 57. (6102 sayılı TTK’nin 55.) maddesinde uygulamada sık karşılaşılan ve dürüstlük kurallarına aykırı olan bazı davranış ve fiil örnekleri sayılmıştır (Arkan, s. 350.).

6762 sayılı TTK’nin 57/1-5 maddesi gereğince “Başkasının emtiası, iş mahsulleri, faaliyeti veya ticaret işletmesiyle iltibaslar meydana getirmeye çalışmak veya buna müsait bulunan tedbirlere başvurmak, hususiyle başkasının haklı olarak kullandığı ad, unvan, marka, işaret gibi tanıtma vasıtalariyle iltibasa meydan verebilecek surette, ad, unvan, marka, işaret gibi tanıtma vasıtaları kullanmak veyahut iltibasa meydan veren malları, durumu bilerek veya bilmeyerek, satışa arz etmek veya şahsi ihtiyaçtan başka her ne sebeple olursa olsun elinde bulundurmak” dürüstlük kuralına aykırı haksız rekabet hâli olarak belirtilmiştir. Buna göre, kişinin bir başkasının haklı olarak kullandığı mal veya iş ürününün ya da ticaret unvanı veya markasının aynısını ya da benzerini kendi iş ve faaliyetinde ticari amaçla kullanması, ilgili malı veya iş ürününü piyasaya sunması iltibasa yol açar ve haksız rekabet teşkil eder.

Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı …Ş. adına “gazoz, kola ve izotonik içecekler” emtiasını da kapsayan 32. sınıfta tescilli “TURKA” ibareli markalarının bulunduğu, yine anılan davacı adına tescilli “COLA TURKA” ibareli tanınmış markanın olduğu, davalılardan Dinamik İçecek Yemek Enerji ve Gıda Ürünleri Tur. Tic. Ltd. Şti. tarafından Avusturya’dan ithal edilerek piyasaya sunulan ve diğer davalı tarafından pazarlaması yapılan “enerji içeceği” ürününde “enerji turka+Şekil” ibaresinin kullanıldığı anlaşılmaktadır.

Davalı Dinamik İçecek Yemek Enerji ve Gıda Ürünleri Tur. Tic. Ltd. Şti.’nin dava tarihi itibariyle müdürü olan… ve … adına Avusturya’da “alkolsüz içecekler, maden suları ve meyve suları” emtialarında tescilli “enerji turka+Şekil” ibareli markanın bulunduğu görülmekte olup, dava konusu “enerji turka+Şekil” ibaresini taşıyan enerji içeceği ürünün bu kişilerden ithal edildiği savunulmaktadır. Adı geçen kişilerce TPE nezdinde 2010/09366 sayılı ve “enerji turka+Şekil” ibareli 09/29/35/39 sınıflarda yer alan emtialar için marka başvurusunda bulunulmuş, yapılan itirazlar neticesinde, başvuru 35 ve 39. sınıflarda tescil edilmiştir. Başka bir deyişle, 2010/09366 sayılı ve “enerji turka+Şekil” ibareli marka, dava konusu “enerji içeceği” emtiasını veya bu emtianın benzerlerini kapsayan sınıflarda tescilli değildir.

Bununla birlikte… ve … adına TPE nezdinde tescilli 2010/09369 sayılı ve “enerji turk+Şekil” ibareli 32. sınıfta yer alan “maden suları, kaynak suları, sofra suları, sodalar, tonikler, sebze ve meyve suları, bunların konsantreleri ve özleri, meşrubatlar” emtialarını kapsayan marka ile 2010/11528 sayılı ve “enerji turko+Şekil” ibareli 32. sınıfta yer alan “biralar, bira yapımında kullanılan preparatlar, maden suları, kaynak suları, sofra suları, sodalar, tonikler, sebze ve meyve suları, bunların konsantreleri ve özleri, meşrubatlar” emtialarını kapsayan marka bulunmaktadır.

Görüldüğü üzere davalıların ithal ederek piyasaya sürdüğü ve pazarlamasının yapıldığı “enerji içeceği” emtiasında veya benzerinde tescilli “enerji turka+Şekil” ibareli marka tescili bulunmamaktadır. Başka bir deyişle 2010/09366 sayılı ve “enerji turka+Şekil” ibareli marka “enerji içeceği” emtiasında veya bunun benzerlerini kapsayan sınıflarda tescilli değildir. Diğer markalar ise “enerji turk+Şekil” ve “enerji turko+Şekil” ibarelerinden oluşmakta olup, davalılar bu markaları taşıyan ürünü değil “enerji turka+Şekil” ibareli ürünü ithal ederek piyasaya sunmuşlardır.

O hâlde davalıların ithal ederek piyasaya sunduğu dava konusu “enerji içeceği” ürününde kullanılan “enerji turka+Şekil” ibareli ve bu emtiaya benzer sınıflarda tescilli markanın bulunmadığı ve marka hakkının ülkeselliği prensibi gereğince Avusturya’daki marka tescilinin bir başkasının markasına tecavüz teşkil edecek şekilde Türkiye’de kullanılmasına imkân vermeyeceği gözetilerek sonucuna göre karar verilmelidir.

Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uymak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

Öte yandan mahkemece bozma kararının üçüncü bendinde yer alan bozma nedenine uyularak davacı … Ticaret A.Ş. tarafından açılan haksız rekabet davasının esastan reddine karar verilmiş, karar davacı … Ticaret A.Ş. tarafından da temyiz edilmiştir. Bu durumda bozma kararına uyularak oluşturulan hüküm Özel Dairesince incelenmediğinden, bu hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosya Özel Daireye gönderilmelidir.

IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,
Uyulan kısım yönünden kurulan hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 11. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, ancak karar düzeltme yolunun açık olması nedeniyle öncelikle mahkemesince bu işlemlerin yerine getirilmesine karar düzeltme yoluna başvurulması hâlinde dosyanın Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna, başvurulmaması hâlinde ise mahkemesince doğrudan Yargıtay 11. Hukuk Dairesine gönderilmesine,
Aynı Kanun’un 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 08.07.2020 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

“MİLA – MİLAJ” Marka İltibas – Hükümsüzlük

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi 2019/5102 E.  ,  2020/2542 K.

Davacı vekili, davacının 2007/44078, 2011/99469 tescil numaralı “Mila by Nova” markalarının 23, 24, 25 ve 35. sınıflarındaki emtiayı kapsayacak şekilde sahibi olduğunu, davalının 2013/55891 tescil numaralı “MİLAJ” markasının, kendisine ait markalarla iltibas yaratacak derecede benzer olduğunu, tek bir harf farkının ayırt edicilik sağlamadığını, iştigal alanlarının da benzer olması dolayısıyla iltibas ihtimali bulduğunu ileri sürerek davalıya ait 2013/55891 numaralı “MİLAJ” markasının hükümsüzlüğüne karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, davacı tarafın dava konusu markasını parçalara ayırarak benzerlik kıyaslamasına sokmasının hukuki mesnetten yoksun olduğunu, davacının yapmış olduğu TPMK marka başvurularında “NOVA” ibaresinin esaslı unsur olduğunu, davacının TPMK nihai kararına karşı dava açma hakkı mevcut iken davacı tarafın dava açmadığını, davalının bu süreçte “MİLAJ” markasına yatırımlar yaptığını, davacının kötü niyetli olarak derdest davayı ikame ettiğini, dava konusu markaların görsel, işitsel, fonetik olarak birbirinden farklı olduğunu, özellikle bayan müşterilerin alışveriş konusundaki alışkanlıkları da göz önünde alındığında markaları karıştırma ihtimalinin bulunmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

İlk derece mahkemesince iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre, davalının “MİLAJ” markasının davacının markalarından esas unsur yönünden sadece “J” harfiyle ayrıldığı, bu farkın tefrik edici etkiyi sağlamaktan uzak olduğu, tarafların markalarının aynı sınıflarda tescilli olduğu, “MİLAJ” markası ile karşılaşan vasat dikkat, zeka ve bilgi seviyesindeki bir müşterinin bu markayı davacının markasının esas unsuru olan “MİLA” markası ile karıştırması, “MİLA” markasının yeni bir versiyonu veya serisi olarak algılamasının mümkün olduğu, markaların yazım şekillerinin birbirinden farklı olmasının da davacıya ait markalardaki “MİLA” sözcüğü ile davalıya ait “MİLAJ” markasının arasındaki benzerliği ortadan kaldırmadığı, tescil edildikleri sınıflar ile bağı bulunmayan davacı markalarının yüksek ayırt ediciliğe sahip olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne, davalı adına tescilli 2013/55891 numaralı “MİLAJ” markasının hükümsüzlüğüne ve sicilden terkinine, karar verilmiştir.

Kararı, davalı vekili istinaf etmiştir.

Bölge Adliye Mahkemesince tüm dosya kapsamına göre, mahkeme gerekçesinde beyan edilen hükümsüzlük gerekçelerinin yerinde olduğu, bilirkişilerin dinlenmemesinin sonuca etkili olmadığı kanaatiyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.

Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.

Dava, davalı markasının, davacının önceki tescilli markası ile iltibas oluşturacağı iddiasına dayanılarak hükümsüzlüğü istemine ilişkindir.

556 sayılı KHK 8/1-b maddesi uyarınca markalar arasında karıştırılma ihtimalinin değerlendirilmesinde markaların üzerinde kullanılacağı ürünlerin ortalama tüketicileri nezdinde görsel, işitsel ve anlamsal özelliklerin bir bütün olarak dikkate alındığı umumi intibaları itibariyle bir karışıklığa yol açıp açmayacağının dikkate alınması gereklidir. Bu hususlar dikkate alınarak yapılan değerlendirmede, davacı markasının özel yazı karakterli “MİLA BY NOVA”, dava konusu davalı markasının ise “MİLAJ” olduğu, markalarda esas unsur olarak kabul edilen “MİLA” ve “MİLAJ” ibarelerinin anlamsal olarak farklı olduğu, görsel olarak davalı markasının özgün yazı stili sayesinde birbirlerinden ayrıldığı, fonetik olarak ise baskın telaffuz unsuru barındıran “j” harfi ile ayrıştığı; her iki tarafın markaları arasında, kısmi görsel ve işitsel benzerliğin ise ortalama tüketici kitlesi bakımından karıştırılmaya yol açacak düzeyde olmadığı gözetilerek davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde davanın kabulüne karar verilmesi ve bu karara ilişkin istinaf isteminin esastan reddi doğru görülmemiş, Bölge Adliye Mahkemesi kararının davalı yararına bozulmasına karar vermek gerekmiştir.

SONUÇ: Yukarda açıklanan nedenlerle, davalı taraf vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile İlk Derece Mahkemesince verilen karara yönelik istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının BOZULARAK KALDIRILMASINA, HMK’nın 373/1. maddesi uyarınca dava dosyasının İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, ödediği peşin temyiz harcının isteği halinde temyiz eden davalıya iadesine, 02/06/2020 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Muris Muvazaası – Tapu İptal ve Tescil – İspat Yükü

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi         2018/4233 E.  ,  2020/6737 K.


Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.


-KARAR-
Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmazsa bedel isteğine ilişkindir.
Davacı, miras bırakan babası …’un, dava konusu 2326 ada 9 parsel sayılı taşınmazda bulunan 1, 2, 3, 4 no’lu bağımsız bölümleri, kendisinden mal kaçırmak amacıyla ve muvazaalı olarak davalılara devrettiğini, taşınmazın yapımında katkısı olduğunu ileri sürerek muvazaalı devir işlemlerinin iptali ile dava konusu taşınmazın miras bırakan adına tescilini, olmadığı taktirde miras payına düşen bedelin ödenmesini istemiş; davacı, yargılamanın seyri sırasında tereke temsilcisi olarak atanmıştır.
Davalılar, zamanaşımı süresinin geçtiğini, miras bırakanın arsası üzerine çocukları tarafından bina inşaa edildiğini, miras bırakanın inşaatı birlikte yapan çocuklarına hak dengesini gözeterek devir yaptığını, miras bırakanın eşi dahil tüm mirasçıların onayını alarak 1990 yılında herkese hakkı olan tapuyu verdiğini, davacının ise kendisine verilen taşınmaz yerine nakit istediğini ve dava dışı oğul Mahmut tarafından davacının payının ödendiğini, devir tarihinde dava konusu taşınmazda oturan davacının parasını alıp tüm kardeşleriyle, anne babasıyla ibralaştığını, miras bırakanın torunu olan davalı … ile gelini olan davalı …’in ise tapu kaydına güvenen iyiniyetli 3. kişi olduklarını belirterek davanın reddini savunmuşlardır. İlk derece mahkemesince, temliklerin muvazaalı olduğu gerekçesiyle davanın kabulü ile dava konusu bağımsız bölümlerin tapu kayıtlarının iptali ile miras bırakan adına tesciline karar verilmiş; anılan kararın davalılar tarafından istinafı üzerine … Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesince, istinaf başvurusunun esastan reddine, ancak ölü kişi adına tescil hükmü kurulamayacağının kamu düzenine ilişkin olduğu gerekçesiyle ilk derece mahkemesi kararının kaldırılarak davanın kabulü ile dava konusu bağımsız bölümlerin tapu kayıtlarının iptali ile veraset ilamındaki payları oranında mirasçılar adına tesciline karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; 1929 doğumlu miras bırakan …’un 28.03.2009 tarihinde ölümü üzerine dava dışı eşi … ile çocukları davacı …, davalı …, dava dışı …, … ve …’in mirasçı kaldıkları, davalılardan …’in dava dışı …’ın oğlu, davalı …’in ise dava dışı …’un eşi olduğu, dava konusu 2326 ada 9 parsel sayılı taşınmazda bulunan 1, 2, 3, 4 no’lu bağımsız bölümlerin tamamı miras bırakan adına kayıtlı iken 14.11.1990 tarihinde vekili eliyle 2 ve 4 no’lu bağımsız bölümleri dava dışı oğlu …’a, 1 no’lu bağımsız bölümü dava dışı oğlu …’a, 3 no’lu bağımsız bölümü ise davalı oğlu …’e satış yoluyla temlik ettiği, dava konusu 2 ve 4 no’lu bağımsız bölümlerin 19.12.1997 tarihli satış işlemiyle davalı … adına, 1 no’lu bağımsız bölümün 03.08.2007 tarihli satış işlemiyle davalı … adına tescil edildiği, … 3. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2016/189 Esas 2016/172 Karar sayılı 26.02.2016 tarihli kararı ile davacı …’nin aynı zamanda tereke temsilcisi olarak atandığı, anılan kararın 28.11.2017 tarihinde kesinleştiği anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunun 706., Türk Borçlar Kanunun 237. (Borçlar Kanunun 213.) ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Öte yandan, 6100 sayılı HMK’nun 190. maddesi ile 4721 sayılı TMK’nun 6. maddesi uyarınca herkes iddiasını ispatla mükelleftir. Bir başka ifade ile temlikin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı olduğunu ispat külfeti davacı tarafa aittir. Somut olaya gelince, davacının tanık bildirmediği gibi, davalı yanın tanıklarının beyanlarıyla da temliklerin muvazaalı olduğu sonucuna varılamadığı, miras bırakanın gerçek iradesinin mirastan mal kaçırma olduğu yönünde somut bir olgunun ortaya konulamadığı açıktır. Bu durumda muvazaa iddiasının kanıtlandığından söz etme olanağı yoktur. Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir. Davalı yanın yerinde görülen temyiz itirazlarının kabulü ile 6100 sayılı HMK’nun 371/1-a maddesi gereğince … Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi kararının BOZULMASINA, HMK’nun 373/2. maddesi gereğince dosyanın kararı veren … Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesine gönderilmesine, 24.11.2020 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 3.050.00. TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine,15/12/2020 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Muris Muvazaası – Ehliyetsizlik – Şirket pay devrinin iptali -Tazminat

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi         2018/1458 E.  ,  2020/6738 K.

Taraflar arasında görülen iptal tescil, olmazsa tazminat istekli dava sonunda yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla duruşma günü olarak saptanan 15.12.2020 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacı vekili Avukat … ile temyiz edilen davalılar vekili Avukat … geldiler, duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

small judge gavel placed on table near folders

-KARAR-
Dava, ehliyetsizlik ve muris muvazaası hukuksal nedenlerine dayalı şirket pay devrinin iptali ile miras payı oranında tescili, olmazsa tazminat isteğine ilişkindir.

Davacı, mirasbırakan babası …’in kanser hastalığına yakalandığında çocuklarını toplayıp kendisine birinin bakması için tekrar evlenmek istediğini söylediğini ve 07.11.2007 tarihinde dava dışı … ile evlendiğini, mirasbırakanın davalı oğlu …’in ise mirasbırakanı ikna ederek …İmalat Taahhüt İnş. Mal. Tic. Tur. Ltd. Şirketindeki % 45’ e tekabül eden hisselerinin kendi adına ve diğer davalı eşi … adına 04.10.2007 tarihinde devrini sağladığını, bu hisse devrinin açıkça mirastan mal kaçırmak amaçlı ve bedelsiz olduğunu ileri sürerek fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak kaydıyla mirasbırakanın 45.000 TL’lik 1.800 hissesinin ¼’ ü olan 11.250 TL değerindeki 450 hissenin adına tescilini, olmazsa dava konusu şirkete ait 450 hissenin ayni ve nakdi sermaye değerleri üzerinden bilirkişi tarafından belirlenecek gerçek değerinden şimdilik 50.000 TL’nin faiziyle birlikte davalılardan müteselsilen tahsilini istemiş; cevaba cevaplarında, mirasbırakanın devir işlemini yaparken tam teşekküllü sağlık kurulundan rapor alınmadığını, yapılan işlemlerin doğruluk derecesini değerlendirebilecek durumda olmadığını beyan etmiştir.

Davalılar, asliye hukuk mahkemelerinin görevli olduğunu, davanın tüm mirasçılar tarafından açılması gerektiğini, muris muvazaasının sadece tapulu taşınmazlar için uygulanabileceğini, dava konusu şirket hisselerinin devrinin usul ve yasaya uygun olup mirasçılardan mal kaçırma amaçlı olmadığını, bedeli ödenmek suretiyle yapılan gerçek bir devir olduğunu, şirket işlerinden çok yorulan mirasbırakanın şirketteki hisselerini kurucu ortağı ve şirketin bugünlere gelmesini sağlayan davalı oğlu …’a ve diğer davalı …’ye satmak suretiyle devrettiğini, mirasbırakanın başka bir şirketteki hissesini de hiçbir karşılık almadan davacının dava dışı eşi …’ya devrettiğini belirterek davanın reddini savunmuşlardır.


Mahkemece, şirket hisse devrinin geçerli olup, muris muvazaasına ilişkin İçtihadı Birleştirme Kararının olayda uygulama yeri bulunmadığı, muvazaa iddiasının dinlenemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine dair verilen karar Dairece, “ … Dava, ehliyetsizlik ve muris muvazaası hukuksal nedenlerine dayalı şirket pay devrinin iptali ile miras payları oranında tescil ya da tazminat isteklerine ilişkindir… Ne var ki, mahkemece ehliyetsizlik yönünden araştırma ve değerlendirme yapılmadan hüküm kurulmuştur… Hâl böyle olunca; önemine binaen öncelikle hukuki ehliyetsizlik yönünden tarafların bildirecekleri tüm delillerin toplanması, varsa mirasbırakana ait sağlık kurulu raporları, hasta müşahade kağıtları, reçeteler vs. tedavi evrakının tamamının ilgili yerlerden istenmesi, tüm dosyanın Adli Tıp Kurumuna gönderilmesi, akit tarihinde miras bırakanın ehliyetli olup olmadığı yönünde rapor alınması, ehliyetli olduğunun anlaşılması halinde muvazaa iddialarının incelenmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, noksan soruşturma ile yetinilerek yazılı biçimde hüküm kurulması doğru değildir.” gerekçesiyle bozulmuş; mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonucunda, mirasbırakanın şirket hissesini devir tarihinde ehliyetli olduğunun Adli Tıp Kurumu raporuyla saptandığı, sair uyuşmazlık konularının ise daha önceki kararda değerlendirilmiş olup, bu hususların bozma dışında kalması nedeniyle ayrıca bir değerlendirme ve araştırmaya gerek bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; 1940 doğumlu mirasbırakan …’in 23.12.2009 tarihinde ölümü üzerine dava dışı eşi … ile ilk eşten olma çocukları davacı …, davalı …, dava dışı … ve …’in mirasçı kaldıkları, mirasbırakanın 04.10.2007 tarihli noterde düzenlenen pay devir sözleşmeleri ile … İmalat İnşaat Malz. Tic. Ltd. Şirketindeki 600 payını davalı gelini …’ye, 1200 payını davalı oğlu …’a satış yoluyla devrettiği, bozma sonrası alınan Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Kurulu raporuna göre, mirasbırakanın 04.10.2007 hisse devir tarihi itibariyle fiil ehliyetini haiz olduğunun belirlendiği anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere, 01.04.1974 tarihli, 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı, mirasbırakanın üzerinde tapuda kayıtlı olan taşınmazların miras bırakan ya da vekili (temsilcisi) tarafından aslında bağış olduğu halde satış biçiminde temlik edilmesi durumunda uygulama olanağı bulur. İçtihadı birleştirme kararları kapsamları ile sınırlı gerekçeleri ile yol gösterici ve sonuçları ile bağlayıcı kararlar olduğundan tapuda yapılan temlikler dışındaki işlemler yönünden belirtilen içtihadı birleştirme kararı uygulanamaz. Ancak, böyle hâllerde genel muvazaa hükümlerinin uygulanması gerekir. Gerçekten, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 19. maddesi hükmünde genel muvazaa düzenlenmiş olup, “…..tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır” hükmü getirilmiştir.

Mirasçı sözleşmenin tarafı olmadığından sözleşmenin muvazaalı olarak yapıldığı iddiası her türlü delille kanıtlanabilir. Özellikle, resmi sicillere bağlı tutulan malların muvazaalı devrinde TBK’nin 19. maddesinin uygulanabileceği ve muvazaa iddiasının araştırılacağı yasal ve yargısal uygulama gereğidir. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 12.05.2009 günlü ve 1999/4-286 esas, 1999/293 karar sayılı kararında da aynı görüş benimsenmiştir. Öte yandan, bozmaya uyan mahkemenin bozma kararında belirtildiği şekilde işlem yapmak ve orada gösterilen doğrultuda hareket etmek zorunluluğu bulunmaktadır. Bu durumda bozmaya uyulmakla taraflar lehine usuli kazanılmış hak doğacağından artık mahkemece bozma gereklerini yerine getirme zorunluluğu doğar.
Ne var ki; mahkemece, bozma kararına uyulmasına rağmen, bozma gerekleri tam olarak yerine getirilmemiştir. Şöyle ki; mahkemece bozma ilamına uyularak alınan Adli Tıp Kurumu raporuyla mirasbırakanın şirket hisselerini devir tarihi itibariyle ehliyetli olduğu saptandığı halde muvazaa iddiası bakımından yukarıda açıklanan ilke ve olguları kapsar biçimde bir araştırma ve inceleme yapılmamıştır. Hâl böyle olunca, davanın konusunu oluşturan şirket hisselerinin devri yönünden TBK’nin 19. maddesi (mülga BK 18. madde) kapsamında değerlendirme yapılıp sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, bu hususta herhangi bir inceleme ve değerlendirme yapılmadan yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.

Davacının değinilen yönden yerinde bulunan temyiz itirazının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, sair hususların incelenmesine şimdilik yer olmadığına, 24.11.2020 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 3.050.00. TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 15/12/2020 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

×